9 Mayıs 2009 Cumartesi

ALLAH'IN SIFATLARI
Her Müslümanın, Allah'ın bütün kemâl sıfatlarına sahip, noksan sıfatların hepsinden de uzak olduğuna inanması farzdır. TENZİHİ ve Selbi SıfatlarVücûd Kıdem Beka Muhalefetün lil-havâdis: Kıyam Bi-nefsihî Vahdaniyet ZÂTÎ ve SÜBÛTÎ SIFATLAR
Hayât İlim İrâde Kudret Tekvin Sem' ve Basar Kelâm
--------------------------------------------------------------------------------
Vücûd Bu sıfat, Allah Teâlâ'nın vâr olduğunu ifâde eder. Allah Teâlâ'nın varlığı başka bir varlığa bağlı olmayıp, zâtının îcabıdır. Yani vücûdu, zâtıyla kaimdir ve zâtının vâcib bir sıfatıdır. Bu sebeble Hak Teâlâ'ya Vâcibü'l-Vücûd denilmiştir. Bâzı Kelâm âlimleri, Vücûd sıfatına, sıfat-ı nefsiyye adını vermişlerdir. Vücûd'un zıddı olan adem (yok olma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Allah'ın yok olduğunu iddiâ etmek, kâinatı ve içindeki varlıkları inkâr etmeyi gerektirir. Çünkü her şey'i yaratan ve vâr eden O'dur.
--------------------------------------------------------------------------------
KıdemKıdem, Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmaması demektir. Allah Teâlâ kadîmdir, ezelîdir. Yani önce yok iken sonradan vâr olmuş değildir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Cenâb-ı Hakk'ın vâr olmadığı bir an, bir zaman, tasavvur edilemez. Aslında zaman ve mekânı yaratan da O'dur. Allah Teâlâ zaman ve mekân kayıtlarından münezzeh, ezelî ve kadîm bir Zât-ı Zülcelâldir. Kıdem'in zıddı olan hudûs (sonradan olma, belli bir zamanda yaratılma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
--------------------------------------------------------------------------------
BekaBeka, Allah Teâlâ'nın varlığının sonu olmaması, daima var bulunması demektir. Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonu ve nihayeti de yoktur. O hem kadîm ve ezelî, hem de bâki ve ebedîdir. Zâten kıdemi sâbit olan bir varlığın, bekası da vâcib olur. Beka'nın zıddı fena, yani, bir sonu olmaktır. Bu ise, Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
--------------------------------------------------------------------------------
Muhafeletün lil-HavâdisAllah'ın, sonradan vücud bulan varlıklara benzememesi demektir. Allah Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında kendi yarattığı varlıklara benzemez. Biz Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, O, hâtır ve hayâlimize gelenlerin hepsinden başkadır. Çünkü hâtıra gelenlerin hepsi hâdis, yani, sonradan yaratılmış, yok iken vâr edilmiş şeylerdir. Allah Teâlâ ise, vücûdu vâcib, kadîm ve bâkî, her şeyden müstağnî, her türlü noksandan uzak, bütün kemâl sıfatlara sahip olan İlâhî ve mukaddes bir zâtdır. Şübhe yok ki, böyle yüce bir Zât, önce yok iken sonra vâr olan, bil'âhare tekrar zeval bulan varlıklara benzemez. Nitekim Cenâb-ı Hak kendi zâtını Kur'ân-ı Kerîm'de: arapça var. "Onun "Hak Teâlâ'nın) benzeri yoktur. O, her şey'i işitici ve görücüdür" (Şûra 11) sözleriyle tavsif etmiştir. Peygamber Efendimiz de (asm) bu mânayı te'yiden: "Her ne ki senin aklına geliyor, işte Allah Teâlâ onun gayrısıdır" buyurmuştur.
--------------------------------------------------------------------------------
Kıyam Bi-nefsihîAllah Teâlâ'nın, başka bir varlığa ve hiçbir mekâna muhtaç olmadan zâtı ile kaim olması demektir. Mevcudatın hepsi, sonradan vücuda gelmiştir. Bu sebeble de bir Yaradana ve bir mekâna muhtaçdırlar. Buna mukabil her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ'nın vücûdu, zâtının gereğidir ve varlığı hiçbir şey'e muhtaç değildir. Şayet Allah da vâr olabilmek için başka bir varlığa muhtaç olsa idi, O da mahlûk olur ve her şey'in Hâlikı ve başlangıcı olmazdı. Halbuki O, her şey'in Hâlikı ve yaratıcısıdır. O'ndan başka her şey mahlûktur. Hâlık ise, mahlûkuna asla muhtaç olmaz.
--------------------------------------------------------------------------------
VahdaniyetVahdaniyet, Allah'ın bir olması demektir. Vahdaniyet, Allah Teâlâ'nın kemal sıfatlarının en önemlisidir. Çünkü bu sıfat, Allah Teâlâ'nın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir olduğunu; saltanat ve icraatında ortaksız bulunduğunu ifade etmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
ZÂTÎ ve SÜBÛTÎ SIFATLAR
--------------------------------------------------------------------------------
HayâtCenâb-ı Hakk'ın hayat sâhibi olması, hayat sıfatiyle muttasıf bulunması demektir. Cenâb-ı Hak hakkında vâcib olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır. Hayat sıfatı, İlim, İrâde, Kudret gibi kemâl sıfatlariyle yakından ilgilidir. Bu sıfatların sâhibi bir zâtın, hayat sâhibi olması zarurîdir. Çünkü ölü bir varlığın ilim, irade ve kudret gibi kemâlâtın sâhibi olacağı düşünülemez. Bunun içindir ki, hayat sıfatını, Cenâb-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır, diye târif etmişlerdir. Hayat sıfatının zıddı memât, yani, ölü olmaktır. Bu ise Allah hakkında muhaldir.
--------------------------------------------------------------------------------
İlim Allah Teâlâ'nın her şey'i bilmesi, ilminin her şey'i kuşatması demektir. Bu âlemi en güzel şekilde, en mükemmel bir nizâm üzere yaratan ve onu idare eden Zât-ı Akdes'in, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir. Zira hakikatı, faydası, lüzum ve hikmeti bilinmeyen bir şey, nasıl yaratılabilir? O halde yaratıcının bir şey'i yaratabilmesi için, evvelâ ilim sâhibi olması, sonra o ilmin icablarına göre yaratması şarttır. Bundan başka, îman ve sâlih amel sâhiplerini mükâfatlandırmak, isyan eden ve kötü yolda olanları da cezalandırmak, ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün teferruatı ile bilmekle mümkündür. İlmin zıddı cehil, gaflet ve unutkanlıktır. Bütün bunlar Hak Teâlâ hakkında muhaldir.
--------------------------------------------------------------------------------
İrâde Allah'ın bir şey'in şöyle olup da böyle olmamasını dilemesi; her şey'i dilediği gibi tayin ve tesbit etmesi demektir. Allah Teâlâ kâmil bir irâde sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan irâdesine uygun olarak yaratımştır. Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah'ın dilemesi ve irâde etmesiyle olmuş veya olacaktır. O'nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücûd bulmaz. Bu hususta Kur'an'da:
"Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse (yani onu dilerse) ona ancak 'ol' der, o da oluverir" (Âl-i İmrân, 47) buyrulur.
Hadîs-i şerîfte de: "Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı" denilmiştir. İrâde sıfatından başka meşîet adında müstakil bir sıfat yoktur.
--------------------------------------------------------------------------------
KudretKudret, Hak Teâlâ'nın varlıklar üzerinde irâde ve ilmine uygun olarak te'sir ve tasarruf etmesi, her şey'i yapmağa ve yaratmaya gücü yetmesi demektir. Allah Teâlâ'nın sonsuz bir kudret sahibi olduğuna ve her şey'e kadir bulunduğuna, görmekte olduğumuz şu kâinat ve ihtiva ettiği güzellik ve şaşmaz nizam en büyük delildir.
--------------------------------------------------------------------------------
TekvinTekvin; îcad ve yaratma demektir. Tekvin'i mâdum (yok) olan bir şey'i yokluktan çıkarmak, vücûda getirmek diye îzah etmişlerdir. Tekvin, Ehl-i Sünnet'in iki hak itikadî mezhebinden biri olan Mâtüridîlere göre, ilim, irade ve kudret sıfatından ayrı bir sıfattır. Yine Mâtüridîlere göre, Hak Teâlâ'nın yaratmak, rızık ve nimet vermek, azâb vermek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiilleri, tekvin sıfatına râcidir. Onun eser ve tecellîsi sayılır. Bunlara sıfat-ı fi'liyye (fiilî sıfatlar) da denilir. Kudret ve tekvin, birer kemal sıfatı olup zıdları olan acz, Allah hakkında muhaldir. Eş'arîlere göre ise: Allah'ın tekvin sıfatı diye ayrı, müstakil bir sıfatı yoktur. Tekvin, kudret sıfatının makdûrata (yaratılması takdîr edilmiş şeylere) yaratma ânında taallûkundan ibarettir. Yani tekvin, kudret sıfatı içinde itibarî bir vasıf olmaktadır. Allah Teâlâ'ya Mükevvin isminin verilmesi, O'na, kudret sıfatından ayrı, Tekvin adında bir sıfatın isnâd edilmesini gerektirmez. İcad etmek, yaratmak, bilfiil vücuda getirmek, Hak Teâlâ'nın Kudret sıfatıyla olur. Mâtüridîler Tekvin sıfatını Kudret sıfatından ayrı bir sıfat kabûl ettiklerinden, zâtî ve sübûtî sıfatları 8 olarak sayarlar. Eş'arîlere göre ise bu sıfatlar 7'dir (Sıfât-ı Seb'a).
--------------------------------------------------------------------------------
Sem've BasarAllah'ın her şey'i işitip, her işi görmesi demektir. Sem' ve basar sıfatları da Allah'ın ezelî ve ebedî kemâl sıfatlarındandır. Allah'ın işitip görmesine, uzaklık - yakınlık, gizlilik - açıklık, karanlık - aydınlık gibi mefhumlar bir engel teşkil edemezler. O, içimizdeki fısıltıları, kalbden ve gönülden yaptığımız duaları işitir. Hikmetine uygun şekilde karşılık verir. Hak Teâlâ'nın Semî' ve Basîr, yani, her şey'i en iyi işitici ve en iyi görücü olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca zikredilmiştir. Sem' ve Basar sıfatları birer kemâl sıfatı olduğundan, zıdları olan a'mâlık (görmemek) ve sağırlık (işitmemek) Zât-ı Bârî hakkında muhal olan noksan vasıflardandır.
--------------------------------------------------------------------------------
KelâmAllah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir. Allah Teâlâ'nın kelâm, yani, söyleme, konuşma sıfatı vardır. Bu sıfat ezelî ve ebedîdir. Bu sebeble Allah'a Mütekellim denilir. Kur'ân-ı Kerîm'e de Kelâmullah tabir edilir. Allah'ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği İlâhî kitablar, mahlûkatına gönderdiği ilhamlar, hep O'nun Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.





Allah'a inanmanın faydası nedir?
Allah’a inanma meselesi ortaya atıldığında bazı insanların zihinlerinde bir soru oluşuyor: Bu tartışmaya girmenin faydası nedir? Günümüzü kurtarmak için sarf ettiğimiz çaba Allah’a inanınca aynı kalmayacak mı? Yine aynı çabayı göstermek zorunda kalacaksak kendimizi bu ucu açık tartışmaya sokmanın manası ne?
Avrupalı düşünürler de aynı soruya muhatap olmak zorunda kaldılar. Buna buldukları cevap da şudur. “Eğer Allah’a olan inanç yok olursa dünyanın emniyetini sağlamak imkânsız olur. Polis her yerde olamaz. Binlerce insan hırsızlık fikrinden sadece bir Allah var diye vazgeçiyor. Her ne kadar gerçekten bir Allah olmasa da sadece verdiği siyasi fayda dikkate alındığında bile bu fikir kabul etmeye değerdir.”
Bu düşüncenin kaynağı eski Roma’dır. Orada üç çeşit tanrıya inanılırdı. Birisi halkın tanrısı olup bir kadın şeklinde zuhur ederdi. Diğeri felsefe adamlarının tanrısı olup, görünmeyen ve latif bir varlıktı. Üçüncüsü de hükümetin işine yarayan ve insanları suçtan uzaklaştıran bir tanrıydı. Bugün Avrupa bu tarz bir tanrıyı kabul etmektedir. Hâlbuki bu ateistliğin ta kendisi ve Allah’ın pak zatı ile alay etmekten başka birşey değildir.
Allah’a inanmak için böyle bir sebep ortaya koymak Avrupa’nın aklına gelmiş olsa bile bir delil sayılmaz. Eğer gerçekten bir Allah yoksa insanları kandırarak bu tarafa çekmek nasıl doğru olabilir? Kandırarak insanları günahtan uzak tutmanın kendisi de bir günahtır. Ayrıca eğer Allah yoksa günah kelimesinin anlamı nedir? Bu durumda günah kelimesinin yeniden ele alınıp tarif edilmesi gerekecek. Allah’a inandırmanın böyle bir gayesi olamayacağı gibi, insanları zihinsel prangalarla esir edip gizlice ateistliğin ekmeğine yağ sürmektir.
Bir şeyin asıl manası örtbas edilirse insanlar onun hakkında ciddi olarak düşünmekten vazgeçerler. Bu sorunun cevabı aslında sadece şudur ki; Allah’a inanmak durumundayız çünkü Allah vardır. Var olan her şeye inanırken faydasını mı soruyoruz? İnanmamızın tek bir sebebi onların var olmasıdır ve var olan bir şeye inanmamak cehalet veya ahmaklıktır. Son derece değersiz gerçekleri bile keşfederken faydasını tartışmadan çaba sarf ediyoruz. O zaman bütün kâinatın varlığı üzerine ışık tutan bir konuyu neden araştırmayalım.
Dünyanın dönüp dönmediğini veya yıldızların ne kadar uzak olduğunu ilk merak eden acaba bir fayda gördüğü için mi merak etmiştir? Bilimsel çaba, hep fayda veya çıkarı tartışmadan elinden geleni yapmıştır ve hala yapmaktadır. Öyleyse neden Allah’ın varlığı hakkında faydayı ön plana çıkartalım. Bunu öne sürenler aslında Allah’ın varlığını araştıracağına doğrudan reddetmeyi tercih ediyorlar. Böyle bir çabanın verebileceği meyveler onların umurunda değil.Böyle insanlara bunu anlatınca diyorlar ki; “Diğer konular zorla anlatılmıyor. Örneğin canın istiyorsa yıldızlar hakkında araştırma yapabilirsin. İstemiyorsan başka bir şey yaparsın. Ama Allah konusu zorla boğazımızdan indirilmeye çalışılıyor ve herkes bu konuda araştırma yapmak durumunda bırakılıyor.”
Bu aslında doğru değil. Diğer gerçekler nasıl keşfedenler tarafından yayılmaya çalışılıyorsa Allah gerçeği de yayılmaya çalışılıyor. Diğer gerçekler de özel insanlar tarafından ömürler süren araştırmalar neticesinde keşfedilmişlerdir. Aynı şekilde Allah’ın cilvesi de onu hakkıyla yansıtabilen özel kalpler üzerine inmiştir. Kendileri ancak bu gerçeği tam tamına anlayınca diğer insanları da araştırıp kabul etmeye davet etmişlerdir. Aynen doğanın kanunlarını keşfedip dünyayı kabul etmeye davet edenler gibi. Kim inkâr edebilir ki, dünyanın yuvarlak olmasıyla ilgili araştırmalara ferden herkes katılmamıştır ama ispat edildikten sonra herkes tarafından kabul edilmesi bekleniyor. Aynı şekilde eğer bazı insanlar nefislerini Allah sevgisi uğruna helak ederek onu bulmuşlar ise, herkese de kabul etmek düşer.
Eğer dünyanın yuvarlak olması veya gelgitlerin kuralları ile ilgili herkes kendi fikirlerine inanmakta serbest değilse neden söz konusu Allah olunca hemen “bırak neye isterlerse inansınlar” deniliyor. Allah’ı gerçekten bulmuş olanın herkesi davet etmesi, en doğal hakkı ve farzıdır. Aynı şekilde kimsenin bu çabayı abes bulup karşı koyma hakkı yoktur.
Üçüncü cevabı da şudur ki Yaratan hakkında bilgi edinmek yaratılan her şeyi daha iyi anlamamızı sağlar ve böylece genel olarak bilgi seviyemiz artar.
Şirk[1] bile Allah’ın zatını tam anlamıyla anlamamaktan kaynaklanıyor. Şirk yüzünden insanlar hakikatul-eşya[2] konusuna pervasız yaklaşıyorlar. Eğer mevcut olan her şeyin irade sahibi bir Allah’ın emriyle yaratıldığına inansaydık neden bariz bir şekilde yaratılmış olanlara Allah statüsünü verip tartışılmaz hale getirirdik?
Ayrıca Allah hakkında araştırma yapıp yapmamak gibi bir seçeneğimiz yok. Bu konuda Allah kendisi öncelik edip elçilerini yollayıp dikkatimizi kendisine doğru çekmektedir. Çağrılar çizginin öteki tarafından geldiği için bu soru zaten hiç oluşmamaktadır. Eğer yürürken birden bire bir şey önümüze çıkarsa ona bakıp bakmama sorusu gündeme gelmez çünkü bu konuda bir irade göstermek için çok geç olmuştur. Eğer Allah tarafından geldiğini iddia eden elçiler peş peşe gelip bizi uyarıyorlarsa, araştırıp araştırmamak sorusunun ne anlamı kaldı ki?
Bu soru ile karşı karşıyayız ve soru öyle bir şekilde sunuluyor ki yüz çevirmek mümkün değildir. Elçilerin bu silsilesi ateistleri bıktıracak bir devamlılık göstermektedir ve onlar inkâr ettikçe bu silsile devam edecektir. Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Vâdedilen Mesih den sonra eğer insanlar hala inkâr etmeye devam edeceklerse Allah bir elçi daha yollar.
Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed
"Allah" adlı kitabından
[1] Allah’a ortak koşmak
[2] Yaratılan her şeyin yaratılışındaki hikmet ve derin gerçek


Her türlü çabaya rağmen maneviyatta netice alınamıyorsa
Eğer tüm anlattıklarımı denemesine rağmen hala sonuç alamıyorsa, iyilikleri yapıp kötülüklerden sakınamıyorsa bilsin ki onun sıkıntısı ruhaniden ziyade cismanidir. Büyük bir olasılıkla sinirsel bir hastalığa yakalanmıştır. Bu durumda yetenekli ve işini bilen bir doktora görünmelidir. Bu da mümkün değilse en azından şu dört konuya dikkat etmelidir.
1. Egzersiz yapsın
2. Tüm beyinsel ve zihni meşgul eden stresli işleri bıraksın
3. Besleyici ve dengeli gıdalar yesin
4. Mutlu olmaya ve mutlu kalmaya çalışsın
Şunu da söylemekte fayda görüyorum ki bazen ruhani hastalıklar evham olarak da oluşabiliyorlar. Bu cismani dünyada mümkün olduğu gibi ruhani dünyada da mümkündür. Bunu kendim de tecrübe ettim. Tıp hakkında okumaya başladığımda kitaplarda yazan her hastalığı kendimde görmeye başlamıştım. Sonra bir tıp öğrencisi bana “böyle yapmayın; hocamız bizi bu konuda uyarmıştı. İnsanlar vehme kapılabilirler” diyerek rahatlattı. Bu yüzden sizleri de rahatlatma adına uyarıyorum. Her ruhani hastalığı görünce gereksiz yere “bu bende de vardır” deyip kendinizi hasta etmeyiniz.
Hikâyeye göre öğrencilere çok sert davranan bir öğretmen vardı. Bir gün tüm öğrenciler bir araya geldiler ve ne yapıp edip okuldan bir günlük izin almaya karar verdiler. Aralarından birisi “bana yardım ederseniz; nasıl yapılacağını biliyorum” demiş. “Ben hocaya gidip ‘hocam ne oldu; yüzünüz sap sarı’ diyeceğim ve sonra sizlerde dediğimi tekrarlayın” demiş. Herkes önerilen yöntemi kabul etmiş. Hoca gelince fikir babası olan öğrenci ona gitmiş ve “hocam umarım her şey yolundadır” demiş. “Ne saçmalıyorsun sen” deyince o da “yüzünüz biraz sarı da” demiş. Hoca da “git yerine otur bakalım” demiş ve arkasından da küfürler etmiş. Ama biraz sonra ikinci öğrenci gelip aynı şeyi tekrarlamış. O da küfrü yemiş ama nispeten daha az. Sonra çocuklar sırayla başlamışlar hocanın sap sarı yüzünü anlatmayı. Altıncı veya yedinci öğrenciye gelince hoca “e canım azıcık kötü hissediyorum, abartmaya gerek yok” demiş. Onbeşinci öğrenci aynı şeyi söyleyince hoca “aslında doğrusunu söylemek gerekirse biraz ateşim var gibi. En iyisi biraz uzanayım” demiş. Biraz sonra gerçekten de ateşi çıkmış ve çocukları evlerine yollamış, okulu tatil ilan etmiş. Çocuklar evlerine gidince annelerine “hocamız hasta” deyince anneler de başlamışlar arayıp arayıp sormaya. Paniğe kapılan hocanın ateşi iyice yükselmiş ve biraz geçince ölmüş.
Tabi bu sadece bir hikâye ama Avrupa’da yapılan bir araştırmaya göre patent ilaçlar çıktıklarından beri hastaların adedi artmıştır. İlaçların reklâmlarında “buna da devadır, şuna da devadır” diye özellikleri o kadar abartılıyor ki alanlar evhama kapılıp alıyorlar ve sonra bu evhamları büyüyüp gerçek hastalığa dönüşüyor. Dediğim gibi bu tehlikelidir ve böyle düşünmemek gerekir.
Dikkat edilmesi gereken ve tüm millete de zarar veren hususlardan birisi yaygın ahlaki çöküşten sürekli bahsetmektir. Bazıları sürekli “buradaki herkes ahlaksızın tekidir” gibi cümleleri sarf eder. İlk başlarda insanların bir kısmı böylelerine karşı gelir ama yavaş yavaş onlar da “evet öyledir ama evlerinde ne yapıyorlarsa yapsınlar; bize ne” demeye başlarlar. Biraz geçince “varlarsa da yapacak bir şey yok; biz ne yapabiliriz ki” cümlesi yaygınlaşır ve en sonunda da “doğru söylüyorsunuz; gerçekten de herkes ahlaksız olmuş” demeye başlarlar. İşte bu yüzden böyle konuşanlara hiç mahal vermemek gerekir, yoksa insan eninde sonunda onlara katılır ve hemfikir olur.
Peygamber Efendimiz “başkalarını suçlayanın kendisi de öyle olur” demiştir[1].
Bu konudaki vurdumduymazlık tüm milleti ahlaksız hale getirir. Genel laflarla konuşana hemen “neden genel olarak iftira ediyorsun. Varsa bildiğin ahlaksız birisi ismini söyle, yaptığı günah neyse onu anlat” demeliyiz.
Peygamber Efendimiz “tüm millet hakkında ‘kötüdür’ diyen, kendisi o milletin kötüye gitmesini sağlar” demiştir[2].
Millete yöneltilen genel suçlamalar onu gerçekten de öyle yapar. Bunu yapan milletin düşmanıdır ve eğer millet kendisini korumak istiyorsa böylelerine meydan okumalı; durdurmalıdır. Ama şunu da hemen ekleyim ki günaha karşı vurdumduymaz hale gelen millet de yok olur.
Asıl çözüm şudur ki bir ayıbı görünce sağa sola yaymak yerine ilgili makamlara götürüp çözüm bulunmalıdır. O anki sorun giderildikten sonra tekrarlanmasın diye adımlar atılmalıdır. Ben bu konuşmamın bir günde biteceğini düşünüyordum ama notlarımı çıkarınca iki günde ancak bitebileceğini gördüm. Oysa şimdi bile kırka yakın anlatmadığım taktikler vardır. Allah izin verirse kitap olarak basılacağı zaman eklerim veya başka bir fırsatta beyan ederim. Bahse konu taktikler insanın iyi olmaya çalışırken faydalı taktiklerdir.
Şimdi Vâdedilen Mesih’in söylediği bir şeyle bu konuyu kapatmak istiyorum. Bu acı dolu beyanda Vâdedilen Mesih Ahmedi Müslümanların iyiliklerle dolmadığı müddetçe cemaatin kurulmasındaki gayenin yerine gelmeyeceğini söylemiştir. Böyle olursa cemaatimiz Allah’ın fazıllarından nasibini alamayacaktır. Bu yüzden Vâdedilen Mesih’in olmazsa olmaz dediği ahlaklardan pay almak zorundayız. Umut ediyorum ki benim bu seneki konuşmalarımı dinleyen ve not alan arkadaşlar gerçekten de amellerini değiştirip dünyaya cemaatin ahlaki üstünlüğünü de kanıtlayacaklardır. Doğrusunu söylemek gerekirse her birimiz evliya olmadıkça dünyanın kurtuluşu zordur. Başka türlü dünyayı değiştiremeyiz.
Bakınız düşmanımız sadece kötülükler değildir. Günümüzün yanlış olmalarına rağmen yaygın düşüncelerinin gözle görünmeyen cereyanı da hedefimizdir. Her tarafı şiddetli dalgalarıyla sarsan bu düşünce seliyle de savaşmak zorundayız. Anlayacağınız; durumumuz son derece tehlikelidir. Herkesi Vâdedilen Mesih’in bizden istediği gibi olmaya davet ediyorum. Dediğim gibi Vâdedilen Mesih’in bu duasıyla bu konuşmamı sonlandırıyorum ve kendim de bu duaya katılıyorum.
Ne yapsam; bu cemaatimin kalplerini etkileyen o sözleri nereden getirsem. “Ya Rabbim bana bunların kalplerini nurla dolduran ve panzehir olup zehirlerini yok eden kelimeler bahşet, konuşmalar ilham et”.
Gerçekten de yalanı tamamen terk edip Rableriyle sözleşen arkadaşları cemaatimde çoğunluk olarak göreceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum; hatta yerimde duramıyorum desem yeridir. Her şerden kendilerini koruyacaklarının, tüm kötülüklerin kökü olan kibirden iyice uzaklaşacaklarının ve Rablerinin sevgisini kaybetmemek uğruna sürekli korkacaklarının sözleşmesini yapan arkadaşlardır bunlar.
Dua ediyorum ve bu canım var olduğu müddetçe dua etmeye devam edeceğim ki “Ya Rabbim; bu cemaatimin kalplerini temizle, pak et. Merhamet elini uzat ve kalplerini Kendine doğru çevir. Her tür şer ve kinden arındır ve aralarında gerçek sevgi bağları oluştur.”
Bu duamın kabul olacağını içtenlikle inanıyorum. Rabbim bunları zayi etmeyecektir. Muhakkak ki Vâdedilen Mesih’in bu duası kabul olacaktır ve dediği gibi Allah onu zayi etmeyecektir. Asıl düşündüren şudur ki bunu haklı çıkartacak kişiler bizler miyiz yoksa bizden sonra gelenler mi? Eğer bizden sonra gelenler bundan faydalanacaklarsa bize ne?
Yine söylüyorum; sizin hakkınızda da bu dualar kabul olsunlar diye çabalayın ve Vâdedilen Mesih’in gözlerini rahatlatan o ruhani cemaat manzaralarında yer alın. Şimdi dua ile birlikte bu toplantıyı sonlandırıyorum ve gitmek isteyenlerin gitmelerine izin veriyorum.
Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed
Arayanların YOlu Kitabından
[1] Sahih Buhari
[2] Sahih Muslim

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder