Allah'ın varlığının 8. Delili: "Allah'ın Sıfatları" Şimdi sekizinci delili beyan edeyim. Bu delil şimdiye kadar anlattığım delillerden farklı olup apayrı bir deliller silsilesini doğurmaktadır. Diğer delillerde Allah’ın varlığı sadece aklen ispatlanmıştır ama insan aklı verdiği kararlarda yanılabilir. Bu delil ise bizzat şahit olmakla alakalıdır ve bizzat şahit olmak yanılgı içermez. Çok uzun bir silsile olmasına rağmen zaman sıkışıklığımızdan dolayı tek bir delil olarak toparlamaya çalışacağım. Unutulmamalıdır ki Allah kendi varlığını ispat etmek için üç beş değil, yedi sekiz değil, yüz binlerce delil vermiştir. Her sıfatı onun varlığının bir delilidir. Biz Allah’ın Rahim, Kerim, Kadir, her şeyi duyan, her şeyi gören bir varlık olduğunu iddia ediyoruz. Eğer merhametli olan, Kerim olup insanların ihtiyaçlarını yerine getiren, zor anlarında onları koruyan ve bütün bunları hem sürekli var olan doğanın kanunlarını kullanarak, hem de özel sebepler yaratarak yapan bir varlık bulunursa o varlığa inanmak zorunda kalırız. İtiraz edenler bizden bir tane delil istiyorlar. Biz diyoruz ki Allah’ın sıfatlarının cilvelerini inceleyin. Bir değil milyonlarca delil bulacaksınız. Sıfat-ı İlahiAteistler diyorlar ki kendisi şaibeli olduğu gibi sıfatları da şaibelidirler. Her şeyi bilen birisi olduğuna dair ne kanıtınız var? Dediklerimizi duyan birisi olduğuna dair ne kanıtınız var? İnsanlarla konuşan üstün bir varlık olduğuna dair ne kanıtınız var? Her şeyi yapmaya kudretli birisi olduğuna dair ne kanıtınız var? Bu sorulara cevaben sıfatlarla ilgili delillerin iki türlü olduğunu hatırlatalım. Birincisinde sıfatları herkesin görebileceği şekilde zuhur ederler ama ikincisinde sadece doğrudan olayların içinde olan birisi Allah’ın ilgili sıfatlarını hissedebilir. Örneğin Allah’ın affetme sıfatı vardır. Bu sıfatın varlığını en iyi şekilde ancak af edilen hissedebilir. Örneğin bir günah işlediğinizde Allah Settar[1] olduğu için akıl almaz bir şekilde sizi muhtemel etkisinden kurtarır ve ayıbınızı örter. Bu durumda başka birisinin haberi bile olmayacağı için ancak siz bu sıfatı fark edip Allah’ın varlığını hissedersiniz. Ama diğer türde herkes ilgili sıfatın cilvesini görebilir ve bu yüzden sadece onları ele alacağım. İnsanın kendisiyle alakalı şeylerin zikri faydalı değildir. Onlardan ancak kimin başına gelirse o faydalanabilir. Allahın “Aziz” sıfatının ispatıKâinatın yularını elinde tutan birinin, varlığını ispat eden bazı sıfatlarını sunacağım. İlk başta Aziz sıfatını alalım. Eğer olayları incelerken bu sıfatı rolünü oynarken yakalarsak Aziz olan bir Allah olduğunu ispat etmiş oluruz. Aziz’in anlamı Galip gelendir. Tam olarak nasıl bir galibiyet söz konusu olduğunu örneklerle anlatmak için Kûr’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor. [2] Yani Allah, “Ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz” diye kesin hüküm vermiştir. Şüphesiz Allah güçlüdür galiptir (Aziz). Bir taraftan elçilerinin eninde sonunda galip geleceğini iddia ederken diğer taraftan bu elçileri istisnalar haricinde, hükümdarlar ve söz sahibi insanlardan değil, son derece zayıf ve güçsüz olanlardan seçmektedir. Ne mal ne aşiret ne ordular ve ne de silahları olan bu zayıf elçilerle dünyayı mağlup edip ayeti kerimenin işaret ettiği sıfatı doğrulamaktadır. İçinde olduğu şartları bile bile kim Hz. Muhammed’in Arabistan’ı fethetmesi konusunu tesadüflere bağlayabilir? Bu galibiyeti “öylesine olmuştur” deyip kim hafifletebilir? Ne malı mülkü vardı ne de dünyevi anlamda okumuşluğu. Varlıklı bir kadınla evlendi ama o malını kendisine verince hepsini Allah yolunda harcadı. İşte “kesinlikle galip gelecektir” şartını gerçekleştirmek için Allah böyle birisini seçti. Eğer bir Allah varsa zaten galip gelmesi gerekirdi. Şimdi bakın dünya seçilen bu elçiye ne muamele yaptı. Herkes karşı çıktı ve elinden geleni yapmaya çalıştı ama netice ne oldu? Büyük bir şan ve on bin mukaddes fedaiyle Mekke’ye dönmedi mi? Kâbe’ye gidince azarlayıp namaz bile kıldırmayan zalim liderler o gün zülüm ettikleri bu masum insanın insafına kalmışlardı. Aralarında Taif’te durmadan taşlayıp kanını dökenler vardı. Müritlerini sokaklarda yürüyemez hale getirenler vardı. İşte böyle yoksulluklar içerisinde Gaybden gelen sese güvenerek Muhammed (s.a.v.) “benim başarmamam olanaksızdır. Muhakkak dünyaya galip geleceğim. Allah bana yardım edecektir ve galibiyet bana nasip olacaktır” dememiş miydi? Eğer kavmi bu iddiayı hemen amenna ile karşılasaydı belki bu inanılmaz galibiyete gölge düşürürdü ama kavmi bu mesaja sevgi kollarını açmadı. İlahi uyarının karşısında boynumuz kıldan incedir demediler. Tersine istisnasız herkes muhalefet için kollarını sıvadı. Bu muhalefet sıradan bir muhalefet değildi. Mesajı baş gösterdiği yerde yok etmek için ellerinden geleni yaptılar. Hz. Muhammed’in kendisi öldürülmeye çalışıldı. Birçok arkadaşı katledildi. Sahabeleri memleketi bırakmak zorunda kaldılar ve eninde sonunda kendisi de ayrılmak zorunda kaldı. Ama birkaç sene geçince aynı Muhammed (s.a.v.) ki daha birkaç sene evvel gecenin karanlığında tek bir arkadaşla aziz vatanını bırakmak zorunda kalmıştı, fatihane bir şekilde geri dönüyor ve ona ve arkadaşlarına her tür zulümü yapanlara “Söyleyin şimdi size ne muamele yapalım?” diye soruyor. Boyunlarının utançla büküldüğünü görünce “gidiniz; hepinizi affettim” diyor. Birisi diyebilir ki bazen zayıflar sadece tesadüfen güçlü olabiliyorlar ama Hz. Muhammed’in (s.a.v.) galibiyeti bu itiraza maruz kalamaz. Sebebi şudur ki o zayıfken ve galibiyet imkânsız görünürken bağıra bağıra galip geleceğini iddia etmişti. Sonra bu galibiyeti elde edince en büyük düşmanlarını bile cömertçe affetmesi muhakkak galip geleceği ve arkasında güçlü birisi olduğu konusunda ne kadar emin olduğunu gösteriyor[3]. Böyle galibiyetin başka bir misali var mıdır? Günümüzde Allahın “Aziz” sıfatının ispatıŞimdi günümüze gelelim. Vâdedilen Mesih’i Allah ayaklandırdı. Hindistan’da etkili ve çevresi geniş olan Mevlevi Muhammed Hüseyin Batalavi “Bunu (yani Vâdedilen Mesih’i) ben yücelttim, boyunun ölçüsünü vermeyi de bilirim” dedi. Ama gelin bakın; boyunun ölçüsünü kim aldı? Bugün adını bile anan yoktur. Hâlbuki bir yere gittiğinde kalabalıkları etrafında toplayıp ayakta alkışlanan bu Muhammed Hüseyin değil miydi? Kendisi muhalefet kılıfını giymekle kalmayıp başkalarını da kışkırttı. İlk başta devlet bile bu oyuna geldi, çünkü Hz. Ahmed Mehdi olduğunu iddia ediyordu ve Mehdi hakkında ulema’nın yaydığı yanlış propaganda devleti bu konuda temkinli davranmaya zorluyordu. Sözün özü her taraftan muhalefet okları yağmaya başladı. Mollalar ellerinden geleni yaparken halkta geri kalmadı. Ama “Ben ve elçilerim muhakkak galip geleceğiz” yazgıda yazılmıştı. Bütün muhalefetlerin neticesi ne oldu? Sadece bu ki küfür etmekle yetinmeyenler “Ben ve elçilerim muhakkak galip geleceğiz” ayetinin esiri olup bugün aramızda kardeşimiz gibi oturuyorlar. Vâdedilen Mesih’e vermedikleri bir zarar kalmış mıydı? İncitmedikleri bir konu var mıydı? Kesmedikleri bir yol kalmış mıydı? Ama sonuç? Galip sanılanlar mağlup oldular ve güçlü oldukları için hüküm sürenler kendileri mahkûm oldular. “Ben ve elçilerim muhakkak galip geleceğiz” vaadi doğru çıktı. Kalpleri fethetmek daha zordurUnutulmamalıdır ki kılıç gücüyle bedenleri mağlup etmek ile kalpleri kazanıp zihinleri mağlup etmek aynı şeyler değildir. Kalpleri kazanmak son derece güçtür. Rivayete göre İbn-i Sina bir meseleyi anlatırken öğrencisi anlatım tarzına hayran kalıp “siz sanki Muhammed'siniz (s.a.v.)” diye övmüş. Bir filozof olup dinle çok alakalı olmamasına rağmen İbn-i Sina sonuçta Müslüman’dı. Bu benzetme hoşuna gitmedi. Oturdukları yerin biraz ötesinde soğuktan donmuş bir havuz vardı. Biraz zaman geçince İbn-i Sina öğrencisine “git bu havuza atla” demiş. Bunun üzerine o da “siz delirdiniz galiba. Ne kadar soğuk olduğunu görmüyor musunuz? Üstüne üstlük suda donmuş. Atlarsam hastalanırım” demiş. İbn-i Sina da “sen biraz önce beni Muhammed (s.a.v.) ile kıyaslıyordun. Oysa o binlerce insandan ateşe atlamalarını istediğinde hepsi sorgusuz sualsiz atlamışlardı. Yüzlerindeki gülümseyişi bile eksik etmeden canlarını vermişlerdi. Sen ise benim ufak bir isteğimi bile yerine getirmezken beni o büyük zatla mı kıyaslıyorsun? Hâlbuki o en sıkı düşmanlarının kalplerini fethederek fedailer yaratmıştır.”Velhasıl Allah’ın elçileri son derece zayıf olmalarına rağmen galip geliyorlar. Bugün Muhammed Hüseyin Batalavi ve Vâdedilen Mesih’in diğer düşmanları nerededirler? Bir büyük düşmanınız sizler bu olayı daha da iyi anlasınız diye hala sırasını bekliyor. Sıra ona gelince herkese ibret olacaktır. Allah’ın elçileri başarısız da olabilirler mi? Deniliyor ki Allah’ın elçisi olduğunu iddia edenler bazen başarısız da oluyorlar. Örneğin Hz. İsa çarmıha gerildi. Ama bu, bizim tezimizi çürüteceğine güçlendiriyor. Zorluklarla baş başa bırakılmasına rağmen yine eninde sonunda başarılı olan, esasen “Ben ve elçilerim muhakkak galip geleceğiz” ayetini doğruluyor. Eğer Hz. İsa çarmıhta vefat etseydi ve arkasından başlattığı hareketi dağılsaydı o zaman itiraz yerindeydi. Ama Allah onu ateşe sokup sapasağlam çıkartarak elçilerinin bu zorluklara rağmen galip geleceğini ispat etti. Vâdedilen Mesih de demiştir ki: "Bu canım ateşe bile atılsa sapasağlam çıkacaktır."Eğer Allah’ın elçileri bu zorlukları tatmazlarsa “Aziz” sıfatının şanı ortaya çıkmayacaktır. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud AhmedAllah (c.c.) adlı eserinden[1] Günahları ve hataları örten[2] Mücadele (58) sûresi, ayet.22[3] En tehlikeli düşmanları serbest bırakmak savaş stratejisine aykırıdır. Bir daha sorun çıkartma olasılıkları yüksektir. Ancak Allah’ın kendisinin arkasında durduğunu bilen birisi böyle cömertçe af edebilir*[4] Ha-mim Secde (41) sûresi, ayet 31
Allah'ın varlığının 7. Delili: "Şehadet" Yedinci delil şehadet [1] delilidir. Bütün hipotezler eninde sonunda şehadetle kesinlik kazanırlar. Zannedersem kararların yüzde doksan dokuzu bu şekilde verilir. Sadece mahkemelerde değil, bilimde bile bir şeyi kesinleştirmenin son aşaması şehadettir. Dünyada herkes neyin doğru olduğuna inanıyorsa veya neleri biliyorsa, âlim bile olsa yüzde doksan dokuzu başkalarının şehadetindendir. Bizzat kendi tecrübesi ve müşahedesi[2] yüzünden değildir. Eminlik seviyesine gelmiş olan bilimlerin bile durumu farklı değildir. Tıp, astronomi, kimya ve mühendislik; bütün bunların hatırı sayılır kısmı şehadetten ibarettir. Belli insanlar bizzat deneyleri yapmışlardır ama diğerleri onların şehadetini kabul ederek kendi ilminin temelini atarlar. Kendileri aynı deneyleri yapma zahmetine katlanmazlar. Madem dünyada her şey şehadetle kabul ediliyor o zaman neden söz konusu Allah olunca bu önemli delili yok sayalım? Şehadetin sadece kulaktan dolma bilgiler değil gerçekten şehadet olması gerektiğini kabul ediyoruz ama eğer şehadet kavramıyla ilgili bilimsel prensiplere uygun bir şehadet bulunursa kabul etmekten başka çaremiz kalmaz. Delil olan şehadettir, şehadetin yokluğu değil. Eğer dürüst insanların büyük bir grubu Allah’a gerçekten şahit olduklarını iddia ediyorsa bu konuda bilgi sahibi olmadığını söyleyen grup dikkate alınmayacaktır çünkü bilmemek bir şeyin yokluğuna dair bir delil değildir. Karar “ben gördüm” diyenlerin şehadetine göre verilecektir.Allah’ın varlığına dair şehadet verenlerin lekesiz hayatlarıBu prensip ışığında konuyu incelediğimizde görüyoruz ki yüz binlerce insan Allah’ın varlığına dair şehadet vermişlerdir. Ayrıca bunlar sıradan insanlar olmayıp karakteri lekesiz insanlardı. Kûr’ân-ı Kerîm şehadet delilini şöyle sunmaktadır: [3] Yani "Ey Resul (s.a.v) sen muhaliflerine onlar arasında bir ömür geçirdiğini hatırlat. De ki durum böyleyken siz neden akılsızca beni ret ediyorsunuz? Aranızda geçirdiğim ömrüm boyunca benim dürüstlüğüme şahit olmadınız mı?"Eğer benim hiçbir zaman yalan söylemediğimi biliyorsanız o zaman Allah tarafından sizleri O'na davet etmek için görevlendirildiğim konusunda neden şüpheye düşüyorsunuz? Bütün tehlikelere rağmen dürüstlüğün bayrağını elinden düşürmeyen; düşmanları tarafından bile karakterinin lekesiz olduğu itiraf edilen birisi nasıl bir günde ahlaki olarak bu kadar çürüsün ve “Allah beni dünyanın ıslahı için görevlendirdi“ kadar büyük bir yalanı nasıl uydursun?Kûr’ân-ı Kerîm buyuruyor ki bir peygamberin milleti onun hakkında şöyle demiştir;[4] Yani "Ey Salih bizim senden büyük beklentilerimiz vardı; sen çok iyi birisiydin ama şimdi sana ne oldu."Hz. İsa da kendi kavmine demişti ki bulabiliyorsanız bir tane bile olsa bir ayıbımı bulun ve gösterin. Bütün peygamberler aynı şekilde karakterleri açısından düşmanların bile ulaşamayacağı seviyelerdeydi. Bu peygamberlere inanıp tabi olanlardan bile yüz binlerce insan doğrudan Allah tarafından vahiy ve ilham ile lütfedildiler ve aynı şekilde lekesiz karakterler sergileyerek düşmanlarının bile takdirini kazandılar. Hz. Musa’nın pak hayatıBakın Firavun Hz. Musa’nın ne kadar sıkı düşmanıydı. Buna rağmen Hz. Musa’nın dürüstlüğü konusunda dilini uzatamamıştı. Delirdiğini iddia etmiş ama dürüstlüğüne çamur atamamıştı. Hâlbuki Hz. Musa onun evinde büyümüştü. En ufak bir karakter bozukluğu söz konusu olsaydı bu zaafı kullanırdı. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) pak hayatıBenzer şekilde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hayatında da sadık ve emanetleri koruyan birisi olduğuna dair düşmanlarının itirafları mevcuttur. Hiçbir töhmet altında kalmadığı gibi temizliği ve tahareti konusunda düşmanları tarafından bile övülmüştür. Mekke’de yapılan bir toplantıda dışarıdan gelenlere Hz. Muhammed hakkında sordukları vakit ne denilsin konuşuluyormuş. Toplantıda “zaten etrafa rezil oluyoruz. Birimiz bir şey diyor diğerimiz ise başka bir şey. Bari dışarıdan hac için gelip soranlara ne diyeceğimiz konusunda ortak bir karar verelim ki daha da rezil olmayalım” diye karar vermişler. Bunun üzerine birisi “Muhammed yalancının tekidir. Ne diyorsa yalandır” diyelim, diyerek öneride bulundu. Nasar Bin Haris adında birisi hemen karşı çıkmış ve böyle bir iddiayı kimseye yutturamayacaklarını savunmuş. “Eğer böyle bir şey uydurursak insanlar diyecekler ki: Muhammed bütün gençliğini aranızda geçirdi. O zaman hepinizden daha iyi, daha dürüst ve en çok emanetleri hakkıyla koruyan olarak bilinirdi. Şimdi saçları ağarınca sadece bir öğreti getirdi diye ona yalancı demeye başlamışsınız. Vallahi bu durumda onun yalancı olması olanaksızdır." Böyle deyince herkes bu stratejinin yanlış olduğunu itiraf etmiş ve uydurulacak başka bahaneler aramaya başlamışlar. Nasar Bin Haris’in itirazı ne kadar yerindedir. Hz. Muhammed’in daha önceki hayatı lekeli olsaydı böyle bir çamur atılabilirdi ama lakabı sadık[5] olan birisi hakkında böyle iftiralara birden bire kim inanırdı. Harkal Ebu Sufyan’a Hz. Muhammed’in (s.a.v) yalan söyleyip söylemediği konusunu sorduğunda o da “Bugüne kadar söylememiştir” demiş. Sonra “bugüne kadar” kısmını şüphe yaratmak için kullandığını eklemiş. Yine başka bir seferinde Hz. Muhammed (s.a.v) bir dağa çıkıp insanlara demiş ki "eğer ben size falanca vadide bir ordu size saldırmak için pusuda beklemektedir dersem bu konuda bana inanır mısınız?" Ortak cevap “Evet” şeklindeydi. Oysa Mekkelilerin haberi olmadan bir ordu’nun bu kadar yakına gelmiş olması neredeyse imkânsızdı. Zahiren olanaksız görünen bir şeye bile inanmaya hazır olmaları Hz. Muhammed’in (s.a.v) dürüstlüğü konusunda ne kadar emin olduklarını gösteriyor.Allahın varlığı konusunda vahyi yüzünden şehadet veren işte böyle zatlardır. Dünyanın ıslahı için görevlendirilen bu insanlar en büyük reformculardır. Kendi ahlaki güzelliğinden dolayı milyonların kalbine hükmetmişlerdir. Hatta bu insanlar dediği için inananlar canlarını ve mallarını gösterdikleri amaç uğruna feda etmeyi bir saadet bilmişlerdir. Ayrıca dünyanın zihinsel evriminde de bu zatların katkısı herkesten fazladır. Bunların şehadeti varken Allah’ın varlığı nasıl şüpheye düşsün? Eğer bu şehadetler bile ret edilecekse şehadetle ilgili bütün usuller altüst olacak ve bilimler bile ispatlanmamış dedikodu durumuna düşeceklerdir. Akliselim, sıradan şehadetleri bile kabul ederken bu kadar kuvvetli şehadetlerden yüz çevirmeye asla razı olmaz. İtirazlar ve cevaplarıDeniliyor ki bu insanların gerçekten böyle bir iddiada bulunduklarına dair bir kanıtımız var mıdır? Sonradan gelen insanların bu iddiayı bu insanlara mensup etmediği ne malumdur? Bunun cevabı şudur ki bunların şehadeti kadar tevatürle aktarılan şehadet tarihte olmamıştır. Onlarca kitap ve milyonlarca insan nesilden nesile bu şehadeti aktarmışlardır. Böyle tevatür gösteren şehadete şüpheyle bakılamaz. Ayrıca bu şehadet belli bir çağın ürünü değildir. Her çağda bu şehadeti veren insanlar olmuşlardır. Günümüzde bile bu şehadeti tazeleyen birisi oldu. Bu zat da Aryalara, Hindulara, Müslümanlara ve Hıristiyanlara pak hayatında bir leke bulsunlar diye meydan okudu ama hiç birisi onun etrafında yaşamalarına rağmen hayatının takva dolu ve pak olmadığına dair suçlayan parmaklarını kaldıramadı. Hatta en tehlikeli düşmanları bile dürüstlüğü konusunda eşsiz olduğunu itiraf ettiler. Ailesiyle kavgalı olanlar bile davalarına çözüm bulmak için “O ne derse kabul ederiz” dediler. Bu zat Vâdedilen Mehdi olduğunu iddia eden Mirza Gulam Ahmed hazretleridir. Velhasıl her çağda bu şehadeti tazeleyen insanlar mevcut oldukları için bu şehadetin kabul edilmesi gerekir. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud AhmedAllah (c.c.) adlı eserinden[1] Şehadet kelimesi şahitlik etmek manasındadır ve bu bölümde bu mana kastedilmiştir. Ancak Türkçe’de şehit olma anlamında da kullanılmaktadır. Burada bu mana ile karıştırılmamalıdır.* [2] Bizzat tanık olmak[3] Yunus (10) sûresi, ayet.17[4] Hûd (11) sûresi, ayet.63[5] Dürüstlüğün en yüksek noktasında olan birisi
Allah'ın varlığının 6. Delili: "Ahlaklar" Altıncı olarak ahlaki delili ele alacağım. Bu delilin esası şudur ki insanın içinde olan ahlaklar bir Yaratana işaret etmektedirler. İnsan içgüdüsel olarak iyilik yapmak istiyor ve buna meyillidir. Ayrıca kendisini iyi görmek istiyor. Kûr’ân-ı Kerîm bu delili şöyle anlatıyor: [1] Özetle bu ayeti kerime diyor ki: Sanma ki senin yaptıklarının muhasebesini tutan birisi yoktur. Böyle bir düşünce tamamen yanlıştır. İspat olarak ta hem her tür muhasebenin yapılacağı kıyamet gününü ve ayrıca senin içinde bile gizli bir güç olarak mevcut olan ve her kötülük yaptığında kınayan ve ayıplayan nefsini[2] gösteriyoruz. Tekrar tekrar günahı işleyince ancak bu ayıplayan sesini susturabilirsin. Hatta çok bastırıldığında bile bazen bu ses birden bire kendini gösterir ve insanı iyiliğe çeker. Eğer Allah yoksa insanın genlerine bile işlemiş bu kötülüklerden uzak durma meyli nereden gelmiştir? Bu olmasaydı insan canı istediği her şeyi ayıp demeden yapardı. Bu iyilik nedir kötülük nedir ayrımı insan Allah’ı tanısın diye insanın içine yerleştirilmiştir. Örneğin Kûr’ân-ı Kerîm buyuruyor ki;Yani Biz insanın yaratılışıyla birlikte iyiliğin ve kötülüğün ayrımını onun içinde yerleştirdik. [3] Arthur J. Balfour adında meşhur bir filozof geçmiştir. O da bu delili ele almıştır. Demiştir ki bazı şeyleri biz güzel buluyoruz ve güzel bulduğumuz bu şeyleri elde etmeye çalışıyoruz. Ama bu istek ve meylin insanın içinde nasıl oluştuğu belli değildir. Bu istek ancak başka birisi tarafından yerleştirilmiş olabilir. Balfour’a göre bu bir Tanrı’nın varlığına dair en güçlü delildir. Hayret vericidir ki kendisi bir Hıristiyandır ve Hıristiyanlığa göre insanın içi çürümüş ve pistir. Öyleyse bunu bir delil olarak nasıl sunabilir? Bu delili ancak bir Müslüman sunabilir çünkü onun kutsal kitabında bin üç yüz sene evvel bu delil beyan edilmiştir. Bu kutsal kitap insanın içini son derece pak ve sonsuz gelişim için müsait kılmıştır. Vâdedilen Mesih’in birinci halifesi Mevlana Hekim Nuruddin hazretleri anlatırdı ki bir sefer bir hırsıza “hırsızlıkla elde ettiğin malı yerken rahatsız olmuyor musun?” diye sorunca o da “neden rahatsız olayım. Alın terimizle kazanıyoruz” deyip cevap vermiş. Böyle deyince o da konuyu değiştirdi ve başka şeyler hakkında konuşmaya başladı. Biraz geçince ve artık ilk sorulanı unutmuştur sandığı bir anda yine “siz kaç kişi bir araya gelerek hırsızlık yapıyorsunuz?” diye sordu. O da “En az dört beş kişi oluyoruz. Ayrıca aramızda bir kuyumcu altınları eritip şeklini değiştirsin diye muhakkak oluyor” demiş. “Ama siz bunu kuyumcunun insafına bırakıyorsunuz. Ya bir kısmını çalarsa?” deyince o da hemen “malımızdan çalarsa böyle imansızı öldürmez miyiz?” diye atladı. Bu olay gösteriyor ki insanın genlerine işlemiş olan iyilik ayrımı insan ne kadar da ahlaki olarak çürüse bile var olmaya devam eder. Tahrik edilince veya bakış açısı değişince birden bire canlanıverir ve yeni bir güçle kendisini gösterir. Bu meylin varlığı Tanrı’nın varlığına dair güçlü bir delildir. İtirazlar ve cevaplarBu delilde diğerleri gibi itirazlara maruz kalmıştır. Deniliyor ki içgüdüsel dediğimiz iyilik kötülük ayrımı aslında sadece atalarımızın tecrübelerinin mirasıdır. Atalarımız tecrübe yoluyla neyi faydalı bulmuşlarsa bizde ona iyilik ve neyi zararlı bulmuşlarsa ona kötülük diyoruz. Hırsızlığı ele alalım. İnsan biliyor ki eğer ben birisinin malını çalarsam o da benimkini çalacaktır ve bu gereksiz yere başımı ağrıtacaktır. Dolayısıyla atalarımız neticesini sorunlu gördüğü bu ameli faydalı bulmadı ve yavaş yavaş bu düşünce kültürel mirasın bir parçası haline geldi ve bir nesilden diğerine aktarılmaya başlandı. Yani kötülükten nefret sadece tecrübelere dayanan bir kültürel mirastır. Ne insanın özüyle bir alakası vardır nede ulu bir varlık tarafından içgüdüsel bir meyil olarak insanın içine yerleştirilmiştir ki bir delil oluştursun. Bize miras yoluyla intikal eden bu iyilik kötülük kavramlarının atalarımızda tam olarak nasıl oluştuğunu sorduğumuzda diyorlar ki onlar tecrübe ile bu ahlakları bulmuşlardır. Zarar verene kötülük denmiştir ve fayda verene iyilik denmiştir. Herkes kendi faydasını ve zararını anlayabilir. Bunun için bir öğretmene ihtiyaç yoktur. İyilik denilen şeylerin hepsi zaten faydalıdırlar ve kötülük denilen şeylerin hepsi zararlı. Eğer iyilikler faydalı olmayıp zararlı olsaydılar bir Allah tarafından öğretildiğini çıkartabilirdik. Aynı şekilde kötülük denilen şeyler faydalı olmalarına rağmen insanlar tarafından sakınılsaydılar bu delil anlamlı olurdu ama böyle değildir. Ancak bunu diyebiliriz ki insanlar iyilikleri menfaatleri yüzünden yapıyorlar ve kötülüklerden yine menfaatleri yüzünden sakınıyorlar. Bu itirazın gerçek cevabı uzun olduğu için şimdilik bırakıyorum. Sadece şunu söylemekle yetineceğim ki bazı iyilikleri insan hiçbir zahiri faydası yokken bile yapmaktadır. Hatta ateist diye geçinenler bile bunları yapmaktadırlar. Örneğin anne babanın çocuğa gösterdiği ilgi ve şefkat büyümüş olan çocuk için mazide kalmış bir şeydir. Ama bir ateist bile itiraf ediyor ki hepimiz anne babamıza saygı göstermeliyiz. Hâlbuki bunda büyümüş olan çocuğun hiçbir faydası yoktur. Saygı göstermese bile olabilecek en büyük şey şudur ki insanlar gelecekte artık çocuklarına onların çocukluk dönemlerinde ilgi ve şefkat göstermemeye başlayacaklardır. Ama zaten büyümüş ve kendi evi olan çocuğun bundan hiçbir zararı yoktur. Aynı şekilde büyümüş olan bu çocuklara kendi çocuklarına bakmasınlar diye teklif götürülürse bu teklifimiz ret cevabı ile karşılanacaktır. Yaşlı birine “Amca sen yaşlandın artık. Çocuğun büyüyene kadar çoktan ölmüş olursun. Bırak ne hali varsa görsün” deyip sonucunu öğrenebilirsiniz.Velhasıl anne babaya saygı gösterip çıkarttıkları her tür zorluğa katlanmak, hiçbir getirisi olmayan ama kimsenin ret edemediği iyiliklerden birisidir. Benzer şekilde istisnasız bütün kavimlerde ölülere hürmet, derinlere işlemiş bir kavramdır. Ama bundan ne çıkarımız var? Nasıl bir kar zarar bilânçosu buna anlam verebilir? Cesedini kurtlar yese veya cesedi doğrudan meydanlara atılsa ne zararı olabilir? En çok denilebilir ki böyle atarsak çürüyüp kokacaktır ve ortalığa zarar verecektir. Bu yüzden gömmek gerekiyor. Ama bizde diyoruz ki tek sebebi buysa gömmek için neden dünya kadar adam toplanıyor ve toplu bir şekilde cesedi götürüyorlar. Birisi ayağından bağlayıp iple çekip sürükleyerek götürsün. Cesede bu kadar hürmet göstermenin ne anlamı var? Tek bir anlamı var ve o da şudur ki insan içgüdüsel olarak böyle yapmak istiyor ve ölüye yapılan hürmetsizlik onun damarına basıyor. Sonuç olarak faydalı olmamalarına rağmen ateistler dâhil olmak üzere birçok iyiliği yapıyoruz. Bunda sadece derin hislerimiz rol oynuyorlar. Vatan için canını feda etmek yine bu ahlaklardan birisidir. Bütün kavimlerde bu saygıdeğer bir davranış olarak kabul edilmektedir. Bunu saygı ile selamlamayan bir ülke var mıdır? Peki, neden insanlar vatan için canlarını bile vermeyi en büyük iyilik olarak sınıflandırıyorlar? Bunda canını verenin ne çıkarı var? O zavallı ölüp gidiyor. Buna rağmen yüzde yüz ölümle karşı karşıya iken insanlar o son ölümcül adımı atmıyorlar mı? Hâlbuki kendilerine hiçbir faydası olmayacağını biliyorlar.Her kavimde bu ve bunun gibi şeyler saygıdeğerlerdir ama yapanın kendisine bir faydası yoktur. Apaçıktır ki bunlar fayda zarar kavramlarıyla değil, iyilik kötülük kavramlarıyla açıklanabilecek ve insanın hamuruna Allah tarafından yerleştirilmiş meyillerdir. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud AhmedAllah (c.c.) adlı eserinden[1] Kıyamet (75) sûresi, ayet.2-3[2] Nefsi Levvame diye geçen kelime Kur’ân-ı Kerîme göre nefsin özel bir halidir. Bu halde olan nefis yapılan her kötülüğü sanki onun kötü bir şey olduğunu bir yerden bildiği gibi ayıplar.[3] Şems (91) sûresi, ayet.9
Allah'ın varlığının 5. Delili: "İntizam" Şimdi beşinci delili alacağım. Bu delil “düzenlilik delili” olarak isimlendirilebilir. Aslında bu dördüncü delilin gelişmiş halidir. Dördüncü delilde dünyanın var olmasından yola çıkarak bir yaratan fikrine doğru gidiliyor. Bu delildeyse var olmasından değil, içindeki düzeni inceleyerek, bir yaratanı vardır sonucuna varılıyor. Dünyanın muntazam olması Allah’ın varlığına dair son derece güçlü bir delildir. Birisi istediği kadar dünyanın tesadüfler sonucunda oluştuğuna inansın. Ama kâinatın tek cismi dünya değil. Başka cisimler de var ve bunların hepsi bağımsız olarak değil belli bir kanuna göre adeta bir görev dağılımı varmış gibi hareket ediyorlar. Hiç birisi diğerleri olmadan var olamıyor ve hiç birisi diğerinin işine karışmıyor. Varsayalım ki insan kendiliğinden oluşmuş ama bütün kâinatın insanın en gelişmiş ihtiyaçlarını bile giderecek şekilde oluşmuş olmasını nasıl farz edebiliriz? Cüzlere baktığımızda aynı hikâye tekrar ediyor. İnsan yaratıldı ve ellerine yazma kabiliyeti verildi. Beyninde öğrendiği her şeyi koruma isteği oluştu. Bu isteğini yerine getirmek için en uygun tasarım olan elleri emrine amade olarak mevcuttu. Her şey birer tesadüf olsaydı bir tarafta bilgileri korumak isteyen bir beyin varken diğer tarafta ayının ellerine benzeyen eller oluşmalıydı.Cismani gelişiminin zihinsel gelişimine tam uygun bir şekilde devam ediyor olması çevresel maddi sebeplerle kolay kolay açıklanamaz. Gözler yaratılmışsa milyonlarca kilometre uzakta bunlar işe yarasın diye bir güneş de yaratılmıştır. Yaratılışın gayesine uygun bir şekilde eğer hastalıklar yaratılmışlarsa, her birisi için şifa veren ilaçlar da yaratılmıştır. İhtiyaca göre değişebilen kanunlar ve en ufak ihtiyacını bile karşılayan milyonlarca eşya ve her zerresi muntazam bir kâinat tesadüfen nasıl oluşabilir? İnsan beyni bu kadar geniş kapsamlı düzeni nasıl tesadüfe bağlayabilir. İrade sahibi, her şeyi bilen ve kudretli bir varlık olmadan bunlar olamaz. Kûr’ân-ı Kerîm de bu delili sunuyor. Şöyle buyuruyor:Elinde Saltanat olan Allah sonsuz kutludur. O dilediği her şeyi gerçekleştirmeye kadirdir. Ölümü ve hayatı, içinizden kimin daha iyi işler yapacağını denemek için yaratmıştır. O her şey den üstündür. Sonsuz bağışlayandır. Yedi göğü kat kat olarak yaratan O dur. Sen Rahman[2] olan Allah’ın yaratmasında hiçbir gedik göremezsin. Gözünü (sağa sola) iyice çevirip bak bakalım. Her hangi bir gedik görebiliyor musun? Yine gözünü tekrar tekrar çevir de bak. Sonunda gözlerin başarısız ve yorgun olarak sana geri döner. (ama hiçbir yerde hiçbir kusur görmeyecektir). [1] İç içe olup hiç birbirine girmeyen kanunların bu silsilesi tesadüf olabilir mi? Kesinlikle hayır. Tam tersine bu muntazam oluşum kudret ve irade sahibi, yaratan ve her şeyin sahibi olup sonsuz merhameti olan bir varlığın delilidir. Birinci itiraz: Bu delil ile ilgili çeşitli itirazlar var. Deniliyor ki düzenlilik ve uyum bir yere kadar var. Örneğin ormanda yetişen ağaçlar, yeryüzünde dolaşan veya havalarda uçan onlarca hayvan insan için ne yapıyorlar? Üç beş tanesini yiyebiliriz ama gerisi gereksizdir. Yılanlar akrepler ve aynı şekilde zehirli bitkiler insanın hangi işine yarar? Bu sorunun detaylı cevabı Allah’ın sıfatlarını anlattığım bölümde verilecek. Burada özet olarak şunu söylemek mümkün ki hayvanların yaratılışı plansızlığın neticesinde değildir. Bunlar hepsi zor gününde insanın çok işine yarayan hazinelerdir. Gereksiz sanılan bu hayvanlar günü gelince son derece faydalı yaratıklara dönüşüveriyorlar. Örneğin yılan zehri ilaçlarda kullanılıyor. Akrep zehri de aynı şekildedir. Daha önce bir faydası olmadığı sanılan birçok şey günümüzde faydasını ispat etmiştir. Gerçek şudur ki bunlar hepsi birer hazinedir. Bazısı yeryüzünde bazısı göklerde ve bazısı denizlerde bulunan bu hazineler insan zihinsel olarak geliştikçe keşfetsin ve faydalansın diye yerleştirilmişlerdir. Bilimin bugünkü hali bile bunların milyonlarca faydalarını kabul etmektedir. Geleceğin ne göstereceği gidişattan tahmin edilebilir. İkinci itiraz: İkinci itiraz şudur ki binlerce bitki ve binlerce canlı karada ve suda oluşup anlamsız bir şekilde yok oluyorlar. Bunların bize bir faydası yok. Varlıkları boşa gidiyor. Ziyan oluyorlar. İrade sahibi bir yaratanı olsaydı bunların böyle boşa gitmesine izin vermezdi. Biz diyoruz ki bütün bunlar insanın ilmî, zihni, cismani ve ruhani gelişimi için yaratılmışlardır. Bunların böyle oluşup sanki bir fayda vermiyormuş gibi yok olmaları bile insanın ilgisini çekiyor ve onu düşündürüyor. Yani her ne kadar dolaylı olsa da fayda yine vardır. Ama faydalanıp faydalanmamak insanın elindedir. Eğer o faydalanmıyorsa bu onun suçudur. İkincisi bunların doğumunda bir hikmet varsa Allah bilir yok olup toprağa karışımında ne hikmetler gizlidir. Yanıp kül olduktan sonra birçok şeyin daha faydalı hale geldiğini bilmiyor muyuz? Ayrıca insan için boşa gitmiş bir şey (kendi ilgisizliğinden dolayı) Allah için nasıl boşa gitmiş sayılabilir? Ölen hayvan veya bitki insan için ziyan olsa da Allah için ziyan olmuş sayılmaz. O da bunlardan faydalanıyor muydu ki ziyan oldu diyelim? O zaten bunların yaratıcısıdır. Ne halde olurlarsa olsunlar onun emrindedirler. Onun elinden kaçıp bir şey nereye gidebilir? Bunların ölümünün misali yıkılmış bir ev gibidir. Ev yıkılmıştır ama tuğlaları yine vardır. Başka bir evin yapımında kullanılacaklardır. Benzer şekilde yaratıp öldürmek aslında sadece kullanımdaki değişimi gösterir. Allah için kendi yarattığının yaratılışı ve yok oluşu insan için geçerli olan doğum ve ölüm kavramlarına benzemez. Üçüncü itiraz: Üçüncü itiraza göre deniliyor ki yazabilsin diye uygun parmaklar veyahut etraftan faydalansın diye diğer uzuvlar verildi demek yanlış olur. Zaten evrimin bir sonraki adımı bu yöndeydi. Tıpkı suyun döküldüğü kabın şeklini alması gibidir. Gıdası yüksekte olan hayvanın boynu uzadı. Düşmanlarından saklanabilmek için hayvanların derisi etraftaki ağaçların veya yaprakların rengini aldı. Yani bu uyum ihtiyaçtan oluştu ve belli bir mecburiyetin sonucudur. Önceden planlanmış bir amacın değil. Bunun cevabı basittir. Sadece ihtiyaç duyulan yönde değişimi sağlayan kanun nereden geldi? Esası deneme yanılma olan kör doğa böyle bir seçim nasıl yapabilir. Ancak irade ve kudret sahibi, her şeyi bilen birisi bunu sağlayabilir. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed (Müslih Mevud)Allah (c.c.) adlı eserinden[1] Mülk (67) sûresi, ayet. 2-5[2] Türkçede Rahman kelimesi olmadığı için aynen bırakılmıştır. Anlamı bu konu için son derece önemlidir. Rahman içimizdeki potansiyeli ve ihtiyaçlarımızı görüp onların en iyi şekilde gelişmesi için uygun ortam sağlayandır. Bu merhamet bizim tarafımızdan herhangi bir çaba oluşmadan gösterilir. Çabamızın sonucunda oluşan merhamet ise Rahim kelimesiyle ifade edilir. Kâinatın içindeki hayvanlar, bitkiler, güneşler, yıldızlar ve diğer her şey insanın bir çabası olmamasını rağmen onun içinde gizli olan Rabbini arama ihtiyacını gidermek için yaratılmışlardır. Bu ayeti kerime de bu noktayı vurgulamak istiyor. Yani Rahman olan Allah’ın yarattığı her şeyde bir gediğin olmaması bütün ihtiyaçların ve potansiyellerin karşılandığına dair bir meydan okumasıdır. Şüphe eden birisi falanca gerçek ihtiyacım bu kâinat tarafından karşılanmamıştır diyebilmek için araştırmaya davet ediliyor ama uyarı apaçıktır. Kendi gözleri başarısız ve yorgun olarak kendisine geri döneceklerdir.
Allah'ın varlığının 4. Delili: "Etki-Tepki Kavramı" Sıklıkla kullanılan ve okumamış insanların bile anlayabileceği delil etki-tepki delilidir. Bu sebepten de çok faydalıdır. Bir hikâyeye göre bir felsefe adamı bedevi olan cahil bir çiftçiye “Sen Allah’a inanıyor musun?” diye sordu. O da evet deyince filozof “bir delilin var mı?” deyip zorlamak istemiş. Bunun üzerine çiftçi “eğer ormanda deve pisliğini görünce devenin ve ayak izleri görünce sahibinin var olduğunu tahmin edebiliyorsak o zaman yıldızlarla süslenmiş göğü ve yürüme yolları olan dünyayı görünce neden bir yaratanı olduğunu düşünmeyelim?” demiş. Bir bedevinin ağzından çıkan bu delil eski çağların en önemli deliliydi. Dünya kocaman bir yerdir. Yaratanı muhakkak olmalı. Bu onlar için yeterliydi. Özünde doğru olmasına rağmen bu delil birçok itiraza maruz kalmıştır. Ama esasında doğru ve herkesin zekâ seviyesine uygun olduğu için Kûr’ân-ı Kerîm de bunu kullanmıştır. Şöyle buyuruyor."Ey insanlar. Gökleri ve dünyayı yaratan Allah’ın varlığı hakkında mı şüpheye kapılıyorsunuz?"[1] Dediğim gibi genel olmasına rağmen bu delil çok eleştirilmiştir. Belki de eleştirilerin fazlalığı bunun genel ve kolay anlaşılır olmasından kaynaklanıyordur. Dünyanın yaratılışıyla ilgili çeşitli fikirlerKâinatın gerçeği hakkında düşünenlerin önerisine göre dünyayı görüp hemen Allah vardır neticesine varmak doğru değildir. Önce bütün muhtemel senaryolar tek tek incelenmeli ve sonra birbiriyle kıyaslayarak doğru olan seçilmeli. Onlara göre dünyanın yaratılışıyla ilgili üç senaryo mümkündür. Dünya hep vardı.Dünya kendi kendini doğurdu veya yarattı.Birisi bu dünyayı yarattı.Diyorlar ki dünya hep vardı deyince sonsuz bir zamanı da kabul etmek durumunda kalıyoruz. Ama bu aklen mümkün değil çünkü sonsuz olan bir şey sonlu bir varlığın içine sığamaz. Dünyanın kendi kendini yarattığı senaryosu da insan aklı tarafından ret ediliyor. Bu senaryoyu kabul edersek gizli bir ihtiyaç veya istek yüzünden canı istediği zaman var olabilen bir varlığın bir gün var olma kararı verdiğini kabul etmek zorunda kalacağız ki bu doğru olamaz. Var olma gücünü kendisinde bulunduran bir varlığın bir gün var olması iki soruyu doğuruyor. 1. Eğer istediği zaman var olma gücünü kendisinde bulunduran varlığı kabul etmeye hazır isek dünyanın yaratılışıyla ilgili soru bu varlık hakkında da sorulacak ve yine konunun başına dönmüş oluruz. Ayrıca gizli ihtiyacını veya isteğini kim yarattı? Aynı soruyu bu ihtiyacı yaratan varlık hakkında da sormak zorunda kalacağız. 2. Eğer bu ihtiyacın bir sebebi yoktu ve kendiliğinden oluştu diyorsak yine başlangıç noktamıza dönmüş oluruz. Eğer dünyanın doğumundan önce ki durumun bir fiziksel varlık yerine bir yokluk olduğunu varsayarsak, yine sıkıntılı bir bölgeye adım atmış oluyoruz. Kendini göstermenin gizli kabiliyetinin yokluğun içinde bulunduğunu varsaydığımız anda iki tür yokluk olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Birisi zuhur[2] kabiliyeti olan bir yokluk ve diğeri böyle bir kabiliyeti olmayan bir yokluk olacaktır. Ama insan aklı bunu kabul edemez çünkü var bile olmayan bir şeyin ne gizli ne de zahiri güçleri olamaz. Üçüncü senaryoya göre dünya başka birisi tarafından yaratılmıştır. Din adamları ve filozofların düşüncesi bu yöndedir. Onlara göre dünya aslında bir varlık değil bir sıfattır. Ama bu düşüncede yine doğru değildir. Deniliyor ki dünya gözümüzün önünde evrim geçirip şekilden şekile geçen bir şeydir. Böyle bir şey bir sıfat olamaz. Sıfat olsaydı birden bire var olup hiç değişim göstermezdi. Oluşumundan beri değişim içinde olan ve belli kanunlara göre şekil değiştiren dünya belli bir yaratanın sıfatı değil bağımsız olarak var olan bir şeydir. Konuya daldıkça yeni sorular ortaya atılıyor. Yapan birisi varsa hangi malzemeyi kullanarak yaptı? Sanatçı demirden veya altından bir şeyler yapabilir ama bu malzemelerin kendilerini yapamaz. Öyleyse bu dünya hangi malzeme ile yapıldı? Eğer malzeme önceden vardı diyorsak yine başa döneriz. Madde sonradan yaratılmışsa boşluk ve boyut kavramlarının da sonradan yaratılmış olmaları gerekir ama insan aklı yine bu noktada elveda diyor çünkü boyutu olmayan bir durum hayal edemiyor. Her şeyi unutacak olsak dahi “yapanı kim yaptı?” sorusundan yine kurtulamıyoruz. Sıkılıp “peki yaratan sonlu mudur yoksa sonsuz mu” dersek yine hangi cevabı seçersek seçelim arapsaçına dönmüş bir durumdan kurtulamıyoruz. Sonra yaratan başka bir şeye muhtaç mıdır sorusu gündeme geliyor. Eğer muhtaçsa başka varlıkların da olması gerekecek ama değilse o zaman değişim içinde olmayan birisi olması gerekiyor. Her tür değişimden münezzeh dersek onu kâinatın tohumu olarak kabul edemeyiz ve konu yine kapanır. Düşünürler diyorlar ki bu düşünce trenini takip edince mümkün dediğimiz üç senaryodan hiç birisini kabul edemiyoruz. Herhangi bir ilerleme kaydedebilmek için şimdilik akla sığmayan itirazlardan bazılarını istemeyerek olsa dahi kabul etmek zorundayız. En çok rahatsız eden itiraz “o yaptıysa onu kim yaptı?” itirazıdır. Madem bu itirazdan kurtulamıyorsak demek ki o zaman her ne kadar bu itirazın cevabını bilmesek de dünya gözümüzün önünde mevcut olduğu için bu senaryolardan birisini kabul etmek zorundayız. Dolayısıyla birinci seçenek en kabul edilebilir seçenektir. Yani şu ki dünya hep vardı.[3] Çünkü ikinci ve üçüncü senaryolar yine benzer soruların kapılarını açmaktadırlar. Madem bu konuda bilimsel tolerans gösterilecekse şimdiden dünyanın hep var olduğunu kabul edelim. Bu fikirlerin değerlendirilmesi: Her şey den evvel, sanki dünyanın nasıl var olduğu sorusuna cevap ararken tanrı fikrine kapılmış olduğumuzu ima eden bu tavıra bir cevap vermek istiyorum. Daha önce de ispatladığım gibi Allah fikri vahiy yoluyla yerleşmiştir. Ne gariptir ki itiraz edenler bir taraftan Allah fikrinin basitten karmaşığa giden, tabanı korku ve hayret olan bir evrim sonucunda oluştuğunu söylerken diğer taraftan tamamen felsefi olan “dünyanın yaratanı var mıdır?” sorusuna cevap ararken oluşmuştur diyorlar. Hâlbuki bu iki fikir birbirine zıttır. İlk iki senaryoya karşı düşünürlerin bulduğu itirazlar bir nebze doğrudur. Ama üçüncü senaryo hakkında denilenler sadece birer yanılmadır. Kâinat birisi tarafından yapılmıştır denildiği zaman asla bir mimarın taş topraktan yaptığı evlerin yapımına benzer şekilde yapılmıştır kastedilmiyor. Kastedilen sadece şudur ki ilk başta belli bir kanuna tabi olan madde yaratılmıştır ve sonra bu kanunun yarattığı hareket neticesinde o madde gelişmiştir. Dolayısıyla evrim kesinlikle iddiamıza ters düşmemektedir. Hatta kâinatın her zerresi yaratanın varlığına ve akıl almaz sanatına işaret etmektedir.Deniliyor ki Tanrı maddeyi nereden buldu? Bunun cevabını sonra vereceğim ama şimdilik bunu söylemek yeterli olur ki Tanrıyı ret etsek bile bu soru yine kalır. Bu durumda Tanrı ile ilgili tartışmalarda şüphe yaratmak için kullanılamaz. “Boşluğu kim yarattı?” sorusuna gelince bu sadece hayali bir sorudur. Bu beynimizin yapısıyla alakalıdır; Allah ile değil. Boşluk ve boyut kavramları madde oluşunca beynimizde anlam kazanıyorlar. Allah ile ilgili tartışmada bunlar yer alamazlar. Sonsuz olup olmadığı tartışması da gereksizdir. Aynı soru dünya için de sorulabilir ve hangi cevabı benimsersek benimseyelim sıkıntılar kalacaktır. Eğer dünya söz konusu olunca bu soruyu yüzde yüz anlamadan geçmeyi kabul ediyorsak Allah hakkında tartışırken de bunu kabul edebiliriz. Eğer hangi senaryoyu seçersek seçelim bu itiraz yine kalıyorsa o zaman bu bir itiraz değil insan aklının çözemeyeceği bir sorudur. Ya da en azından şimdilik çözemediği bir sorudur. Her iki durumda da şimdilik bunu göz ardı etmek mantıksız değildir. Şimdi de “eğer dünyayı Allah yaptıysa onu kim yaptı?” sorusuna gelelim. Bu sorunun arkasında maddi şeylerle ilgili tecrübemiz yatıyor. Ama maddi olmayan bir şey için maddi olanla ilgili tecrübemizi dayatamayız. Hatta çoğu zaman maddi şeylerle ilgili tecrübemiz bile diğer maddi şeylere uymuyor. Bu durumda maddi olmayan bir şeyi anlamak için maddi bir şey ile kıyaslamak elma ve armudu toplamak misalidir. Örneğin su, yuvarlak kaba koyduğumuzda yuvarlak ve yassı bir tabağa koyduğumuzda yassı bir şekil alır. Birisi buna dayanarak demirin neden böyle davranmadığını sorarsa ona bu kuralın sadece su için geçerli olduğunu söyleriz. Ya da tam tersine birisi “neden su demir gibi şeklini korumuyor?” dese ona da bu kuralın sadece demir için geçerli olduğunu anlatırız. Durum maddi eşyalar için böyleyse maddi olmayan için nasıl bu kuralların kapsamını genişletebiliriz. Maddi dünyada tecrübe ettiğimiz bir kanun var ve bu kanuna göre her şeyin bir yaratanı vardır. Bundan yola çıkarak maddi olmayan şeyler için fikir yürütemeyiz. Eğer dünyanın yaratanı yoktur dersek itiraz yerindedir çünkü maddi şeylerin muhakkak bir yaratanı olduğuna dair tecrübemiz var. Ayrıca maddi şeylerin oluşumu ve değişimi etki-tepki kanununa tabidir. Bu yüzden maddenin kendi kendinden oluşmuş olması fikrini aklen kabul edemeyiz. Son itirazda Allah’ın gani olup olmamasıyla ilgilidir. Eğer ganiyse neden bir şey yaratma ihtiyacı duydu ama aynı itiraz dünyanın tohumunu oluşturan o ilk hali için de edilebilir. Onun da eğer kendi varlığını sürdürmek için bir şeye muhtaç olmadığını var sayarsak neden bir değişim içine girip bir şey yarattığına anlam veremeyeceğiz. Allah’a inanarak bazı sorular çözülmüyorsa o zaman inanmanın faydası ne? Bu noktaya gelince bazıları diyorlar “hadi bir Allah’a inandık ama bu inanç kâinatın oluşum sırrını çözmedi. Öyleyse bunun faydası nedir?”Birincisi bu itiraz Allah’a inanmanın sebebi dünyanın nasıl oluştuğu sorusuna cevap bulmaktır, gibi yanlış bir beklenti yüzünden oluşmaktadır. Bu aslında doğru değildir. Birisi eğer bu araştırmanın tek sebebi dünyanın oluşum sırrını çözmekti diye ısrar etse de ona deriz ki her ne kadar asıl amacımıza kavuşmuş olmasak bile bambaşka ve daha önemli bir gerçeği bulmuş olduk ve bu da bir kazançtır. Eğer bir şey ararken başka bir şey bulursak onu sadece asıl hedefimiz olmadığı için terk mi ediyoruz? Kaldı ki kabul etmeye hazır olduğunuz “dünya hep var olmuştur” senaryosu da bu soruya cevap sayılmaz. İnsan sadece bir şeyin “nasıl” yapıldığı sorusundan değil, kimin tarafından yapıldığı sorusundan da bilimsel olarak faydalanabiliyor. Güzel bir asayı gördüğümüzde çoğu zaman sadece nasıl yapıldı sorusuyla sınırlı kalmayıp kimin tarafından ve nerde yapıldığını da soruyoruz. Bu sorulara cevap bulursak hem yapanın değerini anlayabiliriz hem de almak istersek nereden alacağımızı anlayabiliriz. Aynı şekilde dünyanın nasıl yapıldığı yerine kim tarafından yapıldığı sorusuna cevap bulursak düşünmeye değer birçok yeni konuları bulmuş oluruz. Örneğin eğer dünyanın Allah tarafından yapıldığını ispatlayabilirsek bundan faydalanabilir miyiz sorusu gündeme gelecektir.[4] İkincisi Allah ile bir ilişkimiz olursa acaba başımıza gelen sıkıntılardan kurtulabilir miyiz diye soracağız Üçüncüsü eğer O bizi yarattıysa neden ve hangi amaçla yaratmıştır? Bunu bilirsek yaratılışımızın amacını yerine getirmek için çaba gösteririz. Dördüncü olarak ta onunla yakınlaşınca belki kafamızı kurcalayan dünyanın oluşumu sorusuna da cevap bulabiliriz çünkü çoğu zaman yapana yakın olunca yapılanın sırlarını da çözebiliyoruz. Bu dördü de öyle fevkalade faydalardır ki önemsememek mümkün değildir. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed (Müslih Mevud)Alla (c.c.) adlı eserinden[1] İbrahim (14) sûresi, ayet 11[2] Kendini gösterme[3] Düşünürlerin bu fikri bu makale yazıldığından bu yana yine değişti ve yeni teorilere göre kâinatın muhakkak bir ilk anı vardı. Yokluktan var olduğu bu ilk andan (Büyük patlama) önceki durumunun açıklaması hala bilimin hasretle uzattığı ellerin ötesinde bir yerdedir.* [4] Rasgele oluşmuş dünyadan böyle bir beklenti içinde olurken çok hevesli davranamayız ama merkezi insan olan ve bilinçli birisi tarafından insan için yaratılan bir kâinatı incelerken son derece umutlu oluruz ve bu bizim araştırma hevesimizi de pozitif yönde etkiler.
Allah'ın varlığının 3. Delili: "Evrim Teorisi" Allah’ın varlığını reddetmek için en çok öne sürülen mesele evrim teorisidir. İçinde yaşadığımız bu dünya hep böyle değildi. İlk başta küçük parçalar vardı. Sonra bunlar yavaş yavaş birden iki, ikiden üç, üçten dört olup hacim kazanmışlar. Bitkiler ve hayvanlar da benzer şekilde küçükten büyüğe doğru evrim geçirmişlerdir. Güçlü olan nesil daha da güçlü olanı doğurdu ve bu silsile maymunlar oluşana kadar devam etti. Sonra daha da üstün hayvanlar ve eninde sonunda insan oluştu, derler. Biz maymunların insana dönüştüğüne inanmıyoruz ama Kûr’ân-ı Kerîm bize dünyanın adım adım evrim geçirerek oluştuğunu söylüyor. Kûr’ân-ı Kerîm’in bu değişim hakkında verdiği bilgiye göre bu değişim yükselip alçalan dağlar silsilesine benzer. Dağ silsilelerini gördüğümüz her yerde bu yükselme alçalmaları görebiliriz. Önce alçak bir dağcık olur ve sonra biraz daha yükseği. Sonra daha da yükseği gelir ta ki en yüksek noktaya varılır. Sonra bu silsile alçalmaya başlar. En alçak noktasından yine yükselme eğilimine dönüverir. Hayvanların oluşumunda bu tip evrim muhakkak olmuştur. İki ileri bir geri esen evrim rüzgârları muhakkak esmişlerdir. Hiç bir şey aniden oluşmamıştır. Her şey adım adım mükemmelleşmiştir. Canlı türlerinin oluşumunda ilkelden karmaşığa doğru götüren rüzgârlar esmişlerdir. Ama her bir türün kendi rüzgârı vardır. Her canlı türü kendi rüzgârının sırtına binip bağımsız olarak gelişmiştir. Bir türden diğerine geçiş yoktur. Önce en ilkel türler oluştu. Sonra daha karmaşıklar ve sonra daha da karmaşıklar. Ama her türün yolculuğu bağımsız ve sürekliydi. Tek bir ilkel türün değişimleriyle her şeyin oluşmuş olması doğru değildir. Yeryüzü ancak son derece ilkel canlıları destekleyebildiği zaman sadece o ilkel canlılar oluştu. Sonra atmosfer ve genel şartlar daha müsait olduğunda nispeten daha gelişmiş türler oluşmaya başladı ve şartlar tam müsait olduğunda en gelişmiş olan canlı yani insan oluştu. Son derece olasıdır ki insan nesillerinin yeryüzünde bıraktığı etkinin sonucunda değişmiş olan bu ortamda yeni türler oluşmuştur. Sözün özü insan da muhakkak evrim geçirmiştir ama her cinsin evrim yolculuğu diğerinden bağımsızdır. Maymundan insan oluşmamıştır. Gelişmiş maymunlar ilkel maymunlardan oluşmuşlardır ve gelişmiş insanlar ilkel insanlardan. Aynı şekilde köpeklerin ataları ilkel köpeklerdi. Aslında evrimin detayları konusunda neye inanmak istiyorsanız inanın ama evrimi inceleyen, ateist kalamaz. Neden? İlkel olan tek bir türün diğer türlerin atası olduğu fikrini tercih edenler bile vücutsal gelişimin insana gelince durduğunu ama zihinsel gelişimin devam ettiğini söylüyorlar. Biz de diyoruz ki bu olayın kendisi Allah’ın varlığının bir ispatıdır. Eğer Allah yerine kör doğa evrimin itici gücü olsaydı, vücudun gelişimi aynı şiddetle devam ederdi ve insandan sonra başka türler çıkardı. Ama cismani değişim durmuştur. Sadece insanın ruhunu geliştirmek için gerekli olan zihinsel gelişim devam etmektedir. Daha önceden planlanmış olan bir hedefe varınca doğanın yol değiştirmesi kimin aklına yatar? İnsanın oluşumuyla birlikte fiziksel gelişiminin durması ama aklın gelişiminin devam etmesi, evrimin yularını elinde tutan ve bir amaca doğru sürükleyen bir varlığın olduğunu gösteriyor. O amaç gerçekleştiğinde ilgili rüzgârlar da dindi. Eğer Allah olmasaydı insanın oluşumundan sonra bile bütün canlı türleri değişmeye devam ederlerdi. Ama Allah’ın sıfatlarını anladıktan sonra cezbedip ruhani gelişiminin adımlarını atabilen hayvan oluşur oluşmaz kendisi için esen evrim rüzgârları yüz seksen derece yön değiştirip tamamen zihinsel gelişimini sağlamak için esmeye başladılar. Amaç yerine geldi ve cismani gelişimin gereği kalmadı. Yeni amaca uygun bir şekilde insanoğlunun çocukluk dönemi uzatıldı. İnsanın yaratılış gayesinde ilmin çok önemli bir yeri olduğu için uzun bir eğitim ve terbiye dönemi şarttır. Bu sebepten onun çocukluk dönemi uzundur. Uzun bir müddet anne ve babanın yardımı olmadan hayatını sürdüremeyen insan çocuğu bu dönemde onların bilgi ve tecrübelerinden faydalanır. Verdikleri terbiyeden nasibini alır. Maymun ve benzer hayvanlarda çocukluk dönemi son derece kısadır. Doğar doğmaz yürümeye başlıyorlar ve altı yedi ay içerisinde kendilerine bakabilecek ve koruyabilecek hale geliyorlar. Eğer kör doğanın itmeleri neticesinde insan maymundan oluşmuş olsaydı altı yedi ayda ilk adımını bile atamayan bir hale nasıl gelebilirdi? Sonra insan en az on dört veya on beş yıl anne babanın yardımına muhtaç kalıyor. Bu çocukluk döneminin uzaması doğal seleksiyonu harekete geçiren mecburiyetlerden değildi ki ona sebep gösterelim. Gerçek şudur ki insanın içinde gizli olan zihinsel gelişim tohumlarının ortaya çıkması için bu uzama şarttı. Bu yüzden bu değişimi bilinç ve kudret sahibi birisine mensup ediyoruz, kör doğanın umumi evrim rüzgârlarına değil. Denilebilir ki gıdası farklı olduğu için insanın dişleri biraz değişti veya oturmayı seven bir hayvan olduğu için kuyruğu yok oldu (bu delil her ne kadar beyhude olsa da), veya parmaklarının şekli yaptığı işe göre değişti ama çocukluk döneminin uzaması bu tür sebeplere bağlanamaz. Bu değişimin sebebi maddi ortam değil, gelecekte lazım olan bir tohumu ortaya çıkartmasıdır. Geleceğin ihtiyaçlarını, hatta geleceğin ilmî ihtiyaçlarını ancak üstün bir varlık bilebilir. İnsan çocuğu yavaş öğrendiği ve hayvan yavrusu hızlı öğrendiği için çocukluk dönemleri uzun ve kısadır diyemeyiz. Her şey den önce bu evrimin kendisine aykırıdır. Evrim doğruysa daha çok evrim görmüş insan çocuğu nasıl maymundan yavaş öğrensin. Bilfarz bunun doğru olduğunu kabul etsek bile yine irade sahibi ve her şeyi bilen birisini kabul etmek gerekecek. Kör doğa kimin hızlı kimin yavaş öğrendiğini nereden bilsin? Dünya nasıl var olduŞimdi kâinatın yaratılışı ile ilgili Kûr’ân-ı Kerîm’in açıkladığı esası anlatacağım. Dünyanın yaratılış aşamalarını anlatırken Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:"Galip her şeyi bilen Allah ne yapmak üzere olduğunu ve neyin yapılması gerektiğini bilen Allah bu dünyayı yaratmıştır. Ey inkâr edenler. Siz iki aşamada dünyayı yaratanı inkâr ediyorsunuz. Ayrıca ona ortaklar koşuyorsunuz. Oysa O bütün dünyaları adım adım geliştirip mükemmelliklerine ulaştırandır. O yeryüzünde dağları yükseltmiştir." [1]Batının araştırmalarına göre önce dünyanın yüzeyi düzdü. Dağlar sonradan oluştu. Kûr’ân-ı Kerîm de diyor ki önce Allah dünyayı yarattı ve sonra hayat için lazım olan dağları yükseltti. Sonra buyuruyor ki biz yeryüzünü bereketlendirdik. Baraka’nın (Bereket) Arapçada temel anlamları şöyledir. Birincisi çokluk, ikincisi kabiliyet ve üçüncüsü temizlik ve saflıktır. Yani ayeti kerime diyor ki biz bu dünyada hem bitmek bilmeyen stoklar yerleştirdik hem bunu temiz ve pak bir hale getirdik. Yani dünya iki özelliğe sahip kılındı. Birincisi gelecekte lazım olacak olan malzemelerle donatıldı. Dolayısıyla görüyoruz ki denizlerin oluşumuyla ve bazı iç ve dış değişimler yüzünden ne bu dünyanın suyu bitiyor ne gıdası ne de diğer gerekli eşyalar. Baraka’nın ikinci anlamı itibariyle de dünyanın havası iyice temizlenerek canlıların yaşayabileceği seviyeye getirildi. Ayeti kerime devam ederken buyuruyor ki bundan sonra Allah gıdaları yarattı, yani nebatatlar ve hayvanlar yaratıldı. Bunlar nefes alan canlılar oldukları için atmosferin temizliğine muhtaçlardı ve atmosfer temizlenmeden yaratılamazlardı. Bütün bunlar dört aşamada oldu. Sonra yaratılışın asıl gayesi olan ruhani silsilesi yaratıldı. Ruhani olarak ilerlemek için gereken ortam sağlandı ve bu silsilenin korunması için gerekli adımlar atıldı.Yani Kûr’ân-ı Kerîme göre dünyanın yaratılışında gelişimi küçük adımlarla elde eden bir sistem öngörülmüştür. Önce dünya ve diğer semavi cisimler oluştu sonra nebatatlar sonra hayvanlar ve milyonlarca sene süren bu gelişimin sonunda insan olgunluğuna ulaştı. Bilinç ve zekâ seviyesi bu kadar yüksek bir varlığı görünce olsa gerek ki melekler bu varlığın fesada sebep olabileceğini tahmin ettiler. Velhasıl Allah’ın yokluğunu ispatlamak için kullanılan evrim teorisi aslında varlığını ispatlamak için güçlü bir delildir. Kûr’ân-ı Kerîm’in başka bir yerinde Allah şöyle buyurmaktadır:"Ey insanlar hele bir düşünün; yeryüzünde ve göklerde ne varsa hepsi sizin hizmetinizde ve sizin faydanız içindir." [2] Bu size belli bir amacı olan irade sahibi bir zatın bunu planladığı fikrini vermiyor mu? Allahın varlığını reddedenlerin öne sürdüğü evrim teorisi birçok eleştiriye maruz kalıyor. Biz onlara diyoruz ki neden artık insan fiziksel olarak evrim geçirmiyor? Diyorlar ki evrim geçirmesi için çok uzun süreler gerekir ve daha yeteri kadar uzun süre geçmediği için bir değişim görmüyoruz. Ama bizde buna diyoruz ki mevcut çağ eski çağların devamı değil mi? Yoksa arada bir kopukluk mu yaşandı? Eğer yaşanmadıysa o zaman günümüzün maymunlarının gözümüzün önünde insanlara dönüşmesi gerekirdi çünkü zaten bu değişim için gereken zaman onlara verilmiştir. Bizim öne sürdüğümüz evrim yöntemi bu itiraza maruz kalmıyor. İnsan cismani evrimini tamamladıktan sonra ruhani ve zihinsel evrimin yolculuğuna devam ediyor.Eğer denilirse ki bir mükemmellik yakalandığı için evrim durmuştur bu Allah’a inanmayan birisi için bir cevap sayılmaz. Çünkü daha ortalıkta mükemmelleşmemiş bir sürü hayvan var ve kör doğanın onları itmeye devam ediyor olması gerekirdi. Eğer bir tane mükemmel türün (insanın) oluşmuş olması yeterlidir denilirse bu zaten irade sahibi ve maksadı belli olan bir zatın varlığına işaret edecektir. Kör doğanın uzun vadeli bir maksadı olamayacağı açıktır. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed (Muslih Mevud)Allah (c.c.) adlı eserinden[1] Ha-mim Secde (41) sûresi ayet. 10-13[2] Câsiye (45) sûresi, ayet 14
Allah'ın varlığının 2. delili: "Muhtaç Olmayana İhtiyaç" Allah’ın varlığı hakkında Kûr’ân-ı Kerîm’in verdiği ikinci delil şöyledir."Deki Allah Tektir" [1] Bu ayeti kerime iki iddiada bulunmaktadır. İlk iddiası Allah’ın var olduğuna dair olup ikincisi de onun tek olduğuna dairdir. İlk iddiasının ispatı için bir delil veriyor yani"Allah Samed'tir." [2] ve ikinci iddiasının ispatı için iki delil veriyor"O ne doğurdu ne de doğuruldu." [3] Şirk iki türlüdür. Birincisinde birbirine göre küçük veya büyük olsalar bile birden fazla varlığa Allah statüsü veriliyor. İkincisinde tanrı tek olmasına rağmen yaratılanlardan bazıları onun statüsüne yükseltiliyor. Birinci şirk filzat [4] olup diğeri şirk filsifat [5] tır. Bu ayeti kerimeler her üç konuda delil getirmişlerdir. Yani ilk olarak Allah’ın var olmasının, sonra zatı itibariyle tek olmasının ve üçüncü olarak sıfatları itibariyle tek olmasının delillerini sunmuşlardır. Şu anda elimizdeki konu Allah’ın varlığı olduğu için ben sadece ilk ayeti ele alacağım: Yani Allah kendi zatında mükemmel ve eksiksizdir. Samed hem kendisi başkasına muhtaç olmayan hem kalan her şeyin kendisine muhtaç olduğu bir zat demektir. Şimdi bu anlam ışığında kâinatı inceleyelim ve nasıl her zerrede bile bunun ispatı olduğunu görelim. Dünyada kendi başına eksiksiz ve başkasına muhtaç olmadan varlığını sürdürebilen bir varlık yoktur. Allahtan başka her şey başka bir şeye muhtaçtır: Elementleri oluşturan en küçük ve bölünmez parçacıkları inceleyelim. Her birisi, hem diğerini etkiliyor hem diğerinden etkileniyor. Bir yerde ışık etkisini gösteriyorsa başka yerde de maddelerin arasındaki boşluk etrafını etkiliyor. İnsanın mükemmel bir varlık olduğu sanılıyor ama o da suya, yemeğe ve oksijene muhtaçtır. Güneş hacmini koruyabilmek için etrafına gazlar toplamaya muhtaçtır. Ayrıca varlığını sürdürmek için onlarca başka şeye boyun eğmektedir. Dünya kendi hayat yolculuğuna devam edebilmek için diğer semavi cisimlerin çekimine muhtaçtır. Havaya muhtaçtır. Başka şeylere muhtaçtır. Velhasıl en büyük şeylerden başlayıp en küçük parçacıklara kadar giden yolculuğumuzun her durağında sıraya dizilmiş muhtaçlardan başka bir şey görmüyoruz. Bu muhtaçlık bağıra bağıra kâinatın kendi başına var olamayacağını söylüyor. Varlığını sürdürmek için başkasına muhtaç olan bir şey ne kendi kendini yaratabilir ne de ezelden beri var olabilir. Birisi diyebilir ki bu muhtaçlık sadece bugünkü bilgi düzeyimizi yansıtıyor. Belki bilim ilerleyince göreceğiz ki bir bütün olarak bu dünya hiçbir şeye muhtaç değildir. Ama tabi ki bu bir itiraz sayılamaz. Tartışmalar “belkiler” üzerinde yürütülemezler. Ya tersi ispat edilirse? Sonuçta elimizdeki bilgiye göre tartışmak zorundayız. Araştırmalar hep yönlerini değiştirmişlerdir ama bu muhtaçlık meselesi bilimin attığı her adımla daha sağlam temellere oturmuştur. Bu gidişat gösteriyor ki geleceğin bilimi bunu daha da netleştirecektir. Söz gelişi diyelim ki kendi zatında mükemmel ve başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir parçacık bulunursa, onu üst üste koyup birleştiren kim olacak? Zaten ölü bir parçacığın muhtaç olmaması aklen mümkün değildir. İrade ve kudret olmadan bu özellik kazanılamaz. Ayrıca arayış içinde olduğumuz maddeden oluşan mükemmel parçaların karışma ve şekil değiştirme kabiliyeti sıfır olur. Değişiklik başka bir şey ile karışarak mümkündür ama ancak eksik olan bir şey başka bir şey ile karışabilir. Kendi zatında mükemmel bir şey hiçbir şey ile gerçek anlamda karışamaz ve şekil değiştiremez. Mükemmel bir şeyin karışması şeker tanelerinin birbirine yapışmasına benzer. Ortaya çıkan şey yine şekerdir. Dolayısıyla bu dünya böyle hayali bir parçacığın birleşimleriyle oluşmuş olamaz. Burası bin bir değişimin yeridir ve her değişim mükemmellik iddiasını yalanlıyor. Kâinatı incelediğimizde her zerrenin sürekli değişim içinde olduğu ve başkasına muhtaç olduğu görülüyor. Bu yüzden bütün maddi kâinatdan bağımsız ve bu muhtaç varlıkları yokluktan var eden ve bir kanuna göre yürüten üstün bir varlığın olması şarttır. Bazıları diyorlar ki gizli bir güç bu düzeni sağlıyor ama bizim buna itirazımız var. Bu gizli güç bilinç ve irade sahibi midir değil midir? Eğer iradesi yoksa başka şeylere muhtaçtır çünkü maddi dünyada kuvvetler hareket veya karışımla elde ediliyor. Eğer iradesi varsa zaten bizim iddiamızı destekler. Sözün özü "Allah us Samed" ayeti Allah’ın varlığını son derece enteresan bir delille ispatlamaktadır. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed (Muslih Mevud)Allah (c.c.) adlı eserinden [1] İhlâs (112) sûresi ayet.2[2] İhlâs (112) sûresi ayet.3[3] İhlâs (112) sûresi ayet.4-5[4] Allah’ın zatıyla ilgili şirk[5] Allah’ın sıfatlarıyla ilgili şirk
Allah'ın varlığının 1. Delili: "Herkes tarafından kabul görmüş fikir yanlış olamaz" Allah nasıl bir varlıktır? Kûr’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır.[1] Absar kelimesi ilim anlamında da kullanılır. Yani bu ayeti kerimeden anlarız ki insan ne bu zahiri gözlerle ne de ilmiyle Allah’ı görebilir. Ancak Allah kendisi onu çekerse tıpkı demirin mıknatıs tarafından çekilince bir kuvvet hissettiği gibi o da Allah’ı hisseder. Tartışma bu noktaya gelince Allah’ın varlığını inkâr edenler “peki nasıl istiyorsan Allah’ın varlığını ispat et. İddiaya uygun ispatlar ver” diyorlar. Bu yüzden şimdi o deliller birer birer sunulacak:Allah’ın varlığının ilk delili:İlk delil olarak “genel kabul” delilini alalım. Tanrı kavramı istisnasız her yerde var. En büyük ateistler bile genel kabulü son derece sağlam bir delil olarak kabul ediyorlar. Ateistliğin kurucusu olan Spencer (her ne kadar kendi kitaplarında böyle demese de, onun ürettiği literatür diğer yazarlar tarafından ateistliğin temelini atmak için kullanılmıştır) yazmıştır ki herkes tarafından kabul görmüş fikir yanlış olamaz. Onda muhakkak doğruluk payı vardır. İstisnasız bütün kavimleri incelediğimizde Tanrı fikri mevcuttur. Öyleyse bu fikir ancak ortak bir kaynaktan gelmiş olabilir. Kûr’ân-ı Kerîm, kendisi bu genel kabul delilini sunmaktadır. Şöyle buyuruyor:[2] Yani yeryüzünde Benim varlığımı anlatıp ve insanlara seslenip bana çağıran elçilerimin uyarmadığı bir kavim yoktur. Bu kadar homojen bir şekilde her yerde bu fikri yayan işte bu elçilerdi. Genel kabul delili budur. Ateistler buna karşı koymak için ellerinden geleni yapmışlar. Hatta sadece günümüzde değil bu kavga öteden beri olagelmiştir. Ama hep kendileri yenildiler. Allah’a inananlar bütün çağlarda hep var olmaya devam etmişlerdir. Öte yandan birçok ateist ölümün yaklaştığını görünce bu konuda emin olmadığını itiraf etmiştir. İngiltere’de bir ateist öleceğini hissedince mirasından hatırı sayılır bir kısmı bu tartışma devam etsin diye ayırtmıştır. İnkâr edenler hakkında böyle rivayetler mevcuttur ama gerçekten inanan birisi hiçbir zaman ölüm eşiğinde şüpheye düşmemiştir. Vâdedilen Mesih anlatırdı ki bizim dayımızla (Mir Mohammad İsmail bey) birlikte aynı okulda bir ateist okurdu. Bir gün ani bir deprem olduğunda ağzından Ram-Ram[3] lafı kaçtı. Mir Mohammad İsmail Bey ona “ama sen tanrıya inanmıyorsun ki” diye sorunca o da “yanlışlıkla ağzımdan kaçtı” dedi. Aslında gerçek şudur ki ateistler yüzde yüz emin olmadıkları gibi, gerçek inananlar eminlik platformundan seslenirler. Bu yüzden ölüme yakın veya ani durumlarda ateistin içinde olan eminsizlik ortaya çıkıyor. Eğer yüzde yüz emin olsaydı ölürken son derece rahat bir şekilde ömür boyu savunduğu tezi savunmaya devam ederdi. Hâlbuki görünen manzaralar bunun tersini ispatlıyorlar. Sonuç itibariyle genel kabul delili son derece sağlam bir delildir. Genel kabul deliline yönelik itiraz: Deniliyor ki tanrı fikri çok yaygın olsa da hiç birisi diğerini tutmuyor. Birisi tek Tanrı olduğunu söylüyorsa diğeri iki tane olduğunu iddia ediyor. Üçüncüsü üç tane olduğu konusunda emin. Başka birisi yüz binlerce tanrı olduğunu söylerken yine başka birisine göre her şey tanrıdır. Birisi Vişnu’ya ve Şu’ya[4] tanrı derken diğeri karanlığın tanrısının ayrı ve aydınlığın tanrısının ayrı olduğunu söylüyor. Yani her ağızdan başka ses çıkıyor. Bu gösteriyor ki bu fikrin temeli sağlam değildir.Bu itirazın cevabı basittir. Biz demiyoruz ki her ağızdan çıkan sese inanalım. Çelişki içinde olan kavramları atalım ama uyum içinde olanları atmanın bir gereği yoktur. Bütün dinler detaylar hakkında birbiriyle muhalefet içinde olabilirler ama tanrı var mıdır yok mudur konusunda hemfikirler. Detaylara yanlış diyebiliriz ama Allah’ın varlığı kavramı ortak ve doğrudur. Örneğin birisi on, ikincisi yirmi ve üçüncüsü de otuz süvari gördüğünü iddia ederse çıkan netice hiç birisi hiç bir şey görmemiştir olabilir mi? Eğer kasten kandırmaya çalışmıyorlarsa muhakkak bazı süvarileri görmüşlerdir diyeceğiz. Sadece sayı konusunda ihtilaf vardır. Aynı şekilde dünyanın bütün kavimleri hakkında da diyebiliriz ki eğer hepsi istisnasız kandırmaya çalışmamışlarsa muhakkak bir şeyler görmüşlerdir. Zaman içerisinde bazı yanlış anlamalar söz konusu olabilir ama bu kadar dumanın çıktığı yerde hiç ateşin olmaması olanaksızdır. Yüzlerce ülkede yaşayan ve uzun bir müddet birbirinden bile habersiz olan binlerce kavmin istisnasız bütün yaratılanların bir Yaratanı vardır demesi kuvvetli bir sebep olmadan olamaz. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed (Muslih Mevud)"Allah" adlı eserinden[1] Enam (6) sûresi ayet.104[2] Fâtır (35) sûresi ayet 25[3] Hindu tanrılarından birisi[4] Hindu tanrılar
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder