9 Mayıs 2009 Cumartesi

"Eğer Tanrı varsa göster" diyenlere cevap Bu temel tartışmalardan geçince ve araştırmaktan başka çareleri olmadığı ispatlanınca Tanrı yoktur diyenler “peki biz kabul ederiz ama önce tanrıyı bize göster” diyorlar. Hatta bir hayli okumuş etmiş ateistler bile “gözümüzle bir görelim. Sonra inanırız” diyorlar.Onlara göre eğer Tanrı olsaydı her gün göklerden “Ey evlatlarım toplanın. Size yüzümü göstereceğim” diye bir ses gelmesi gerekirdi. Öyle olsaydı herkes inanırdı. Böyle gösterirsen biz de inanırız diyorlar. Kısa cevap: Bu sorunun kısa cevabı sufilerin verdiği cevaptır. Yani O yakındır ve her şeyden daha yakındır. Aynı zamanda O uzaktır ve her şeyden daha uzaktır. Ne aşırı yakın olan bir şey görünür ne de çok uzak olan. Allah insandan o kadar uzaktır ki görünmemektedir ve aynı zamanda can damarından bile daha yakın olduğu için yine görünmemektedir. Kendi can damarını kim görmüştür. Dışarıdan baktığımız sürece suda yansımamızı görebiliriz ama yüzümüzü suyun içine sokarsak artık göremeyiz. Dolayısıyla prensip cevabımız budur. Geçenlerde birisi Almanya’dan buraya gelmiş ve bizi namaz kılarken görünce “Böyle egzersizin ne faydası var. Bunun yerine faydalı bir egzersiz yapsanız daha iyi olmaz mı?” dedi. Bu egzersiz değil, ibadettir deyince o da “kimin ibadeti?” diye sordu. Allah’ın dedik. “Allah nerededir? Varsa gösterin. Güzeller kendilerini göstermek isterler. O en güzel ise neden saklanıyor?” dedi. Bizim bir arkadaşımız bir kâğıt üzerine “Allah” yazıp uzaktan ona gösterince o da “bir şey göremiyorum” dedi. Sonra aldı kâğıdı yüzüne yapıştırdı. “Bu sefer hiç bir şey göremiyorum” dedi. Sonra ona dendi ki eğer Allah bundan bile daha yakınsa bu gözlerle nasıl görürsün. Velhasıl bunun kısa ve özet cevabı budur. Allah her şeyden daha uzak ve aynı zamanda her şeyden daha yakın olduğu için bu gözlerle görünmüyor. Gerçek cevap: Ama bu sorunun gerçek cevabı başkadır. Dünyada her şeyi görmek veya keşfetmek için yollar farklıdır. Israrla “sadece görürsek inanırız” demek son derece beyhude ve mantığa aykırı bir davranıştır. Biz ne zaman Tanrı’nın maddi bir şey olduğunu iddia ettik ki maddi şeyler gibi gözlere gösterebilelim. Bir hikâyeye göre birisi peygamber olduğunu iddia etmiş. Padişaha gitmiş ve “benim peygamber olduğumu kabul edin” demiş. Padişah da “senin gerçekten peygamber olduğunu nasıl bilelim” demiş. Bunun üzerine veziri hemen atlamış ve “bu hiç zor değil. Hemen buna bir çözüm bulabilirim” demiş. İddia edenin önüne bir kilit atmış ve “eğer gerçek bir peygamber isen bunu aç” demiş. Peygamber de “ben peygamber olduğumu iddia ediyorum. Çilingir değil” demiş. Allah’ı gözümüzle görmek istiyoruz diyenlerin durumu da hikâyedeki vezir gibidir. Bizim iddiamız hamur veya taştan yapma bir tanrının var olduğu değildir ki. Böyle tanrıları görmek istiyorlarsa Hinduların tapınaklarında görebilirler. Bizim iddiamız son derece latif ve maddi hislerin algılama sınırının ötesinde kalan bir tanrının var olduğudur. Her şeye görerek mi inanıyoruz?Apaçıktır ki her şeye görerek inanmıyoruz. Başka algılama yolları da vardır. Maddi dünyada bazı eşyaları koklayarak, bazılarını tadarak, bazılarını yoklayarak ve bazılarını duyarak algılarız. Gülün kokusunu görmeden inanmam veya sertlik kavramını gözümle görmeden inanmam ya da güzel bir sesi görmeden inanmam diyen, kendisini cahil sınıfına sokar. Maddi şeylerde bile her şeyi algılamanın yolu görmekten geçmiyorsa Tanrı hakkında böyle bir beklenti içerisinde olmak ne kadar büyük bir cahilliktir. Ayrıca bu beş adet algılama hislerimiz bile birçok yerde yetmiyor. Bazı şeyler kıyas yoluyla keşfediliyor. Böyle şeyler ne görülebiliyor ne duyulabiliyor ne dokunulabiliyor ne tadılabiliyor ne de koklanabiliyor. Örneğin kızgınlık diye bir şey var. Birisinin kızgın olduğunu nereden bilebiliriz? Yoklayarak mı? Tadarak mı? Koklayarak mı? Görerek mi? Duyarak mı? Hiç birisi işe yaramıyor. Öyleyse kızgınlık diye bir şeyin var olduğunu ve insanların bazı durumlarda kızgın olduğunu nereden anlayabiliriz? Bunun yolu basittir. İnsan kendisini inceliyor ve diyor ki ben bir insanım. Sonra etraftaki insanlara bakıyor ve onların da kendisi gibi birer insan olduğuna karar veriyor. Kendisi kızdığı zaman oluşan dış belirtileri diğerlerinde de zaman zaman görünce “herhalde bunlar da şu anda kızgınlar” diyebiliyor.Bunun başka örnekleri de var. Örneğin acı. Bu da dokunma, koklama, tatma, görme ve duyma hislerini tetiklemiyor. Öyleyse başka birisinin gerçekten acı çekip çekmediğini veya ne tür bir acı çektiğini nasıl anlayabiliriz? Yine kıyas yoluyla değil mi? Kendimiz eğer benzer bir acı çekmişsek benzer dış belirtilerinden karşımızdakinin durumunu anlayabiliriz. Velhasıl duyu organlarını aşan bazı hislerimiz var. Bunlar kendi içerisinde ikiye bölünmekte. Başkasının hislerini kıyas yoluyla öğrenebiliriz ama kendi iç durumumuzu ancak bu gizli iç duyularımızla keşfediyoruz. Aynı şekilde bazı dış gerçekler da sadece belirtilerinden kendilerini hissettirirler. Örneğin bir mıknatıs demire yaklaştırıldığında onu kendine çeker. Bizde bundan dolayı mıknatıslarda çekme kuvveti olduğuna inanırız. Tecrübe ettikçe bu inancımız kesinleşir. Bu çekme kuvvetini başka bir demir parçaya aktarabilirsek inancımız daha da artar. Bir yerden başka yere geçebilen bir şey muhakkak vardır. Bu kuvvet bir taraftan duyu organlarına meydan okurken diğer taraftan belirtilerinden dolayı kendini kabul ettiriyor. Bunun gibi yüz binlerce başka şeyler de var ve aklıselim olan bir insan bunların varlığını inkâr edemez. Madem maddi şeyleri bile bazen duyu organlarından vazgeçip başka yollarla bulmak gerekiyor, o zaman neden Tanrı hakkında görmek veya diğer maddi algılama hisleriyle keşfetmek konusunda ısrarcı olalım. İspat muhakkak şarttır. Ama ispat yöntemi iddiadan alakasız değil iddiaya uygun olmalı.

Tek Tanrı düşüncesi sonradan oluşmamıştır Eski ve vahşi kabilelerde güçlü ve maddi olmayan tek tanrı inancı sosyologların klasik korku-hayret-evrim teorisini çürütmekte ve vahiy teorisini güçlendirmektedir.Birisi diyebilir ki tek tanrı inancı bu kavimlerde ve kabilelerde mevcut olabilir ama daha da eski ve bilinmeyen çağlarda belki böyle değildi. Belki daha önce daha ilkel fikirler vardı ve en son tek tanrı fikri çıktı.Birinci cevap: Ama bu tarih öncesi vahşi ve son derece ilkel kabileler kendileri dinlerinin vahiy olarak açıklandığını iddia ediyorlar. Ellerindeki şeriat her neyse bir tanrı tarafından vahiy edildiğinden eminler. Vahiy veya ona ters düşen diğer teorilerden habersiz olan bu ilkel kabilelerin bu şahadeti, vahiy teorisini güçlendirmektedir. Örneğin Veda[1]ları incelediğimizde şeriatın vahiy yoluyla indiği fikri çok eskidir.Avustralya’nın vahşi kabileleri en eski ilkel kavimlerin temsilcileridir. Bazı örf ve adetlerin sebebi sorulduğunda NARTADIER adlı tanrı tarafından emredildiğini anlatmaktadırlar. Amerika’da da benzer fikirler yaygındır. Bütün bunlar gösteriyor ki bu fikri, kendisinin mülhim[2] olduğunu iddia eden birisi yaydı. İnsanlar o kişiye sahtekâr diyebilirler ama bu fikrin, basit fikirlerin evrim geçirmesiyle bu hale geldiğini iddia edemezler. Öyle olsaydı bu fikir bu kadar eski kabilelerde bulunamazdı. İkinci cevap: Tarih eserlerini incelediğimiz zaman da günümüzde çok tanrılılık şirki içinde olan birçok kavim eskiden tek tanrıya inanırdı. Magz adında bir tarih bilimcisi Çin hakkında bir araştırma yapmış. Orada genellikle bütün eşyaların ayrı ayrı tanrıları varmış. Ateşin tanrısı, ocağın tanrısı, tavanın tanrısı ve bunun gibi her şeyin tanrısı var. Yani şirk durumu 330 milyon tanrı olduğu sanılan Hindistan’dan beter. Ama Magz’ın araştırmasına göre çok eskiden orada tek tanrı inancı hüküm sürüyordu. Babil’in tarihi de aynı nakarattan ibarettir. Harut ve Marut hikâyesinden dolayı çocuklar bile Babil’i bilirler. En eski tarihe sahip yerlerden bir tanesidir. Burada bile tek tanrı inancını görüyoruz. Üçüncü cevap: Tek tanrı fikrinin sonradan oluşmuş olması aklen de yanlıştır. Herkes kabul ediyor ki sonradan oluşan fikirler hep daha baskın ve revaçta olurlar. En son tapılma listesine giren tanrıya en şiddetli bir şekilde tapılır. Ama bu eski kabileleri ve kavimleri incelediğimizde her ne kadar tek tanrı inancı olsa da en şiddetle tapılan tanrılar küçük tanrılardır. Eğer evrim geçirerek çok tanrıdan tek tanrıya giden bir yolculuk söz konusu olsaydı tek tanrı en yeni tanrı olduğu için baskın olurdu. Diğer küçük tanrılar var olmalarına rağmen ikinci planda olurlardı. Ama mevcut durum bunun tam tersidir. Küçüklere aktif olarak tapılıyor ve büyük olan arka plana atılmış durumdadır. Bu durum da korku-hayret-evrim teorisini ret etmektedir. Günümüzde bile bu incelemeleri yapmak mümkündür. Sanılıyor ki insan beyni dâhil olmak üzere her şey evrim geçirdiği için tanrı fikri de evrim geçirmiştir. Şimdi bu prensip ışığında Müslümanların mevcut durumunu inceleyelim. Düşmanları bile kabul etmektedirler ki başlangıcında İslamiyet tevhid[3] kavramının sembolüydü. Bir zerre kadar şirk yoktu. Ama yavaş yavaş ne duruma düştü? Günümüzde mezara tapan, ağaca tapan, cinlere tapan, perilere tapan, yıldızlara tapan Müslümanlar yok mudur? Kendilerine Müslüman diyenler bir hikâye anlatırlar. Rivayete göre Abdül Kadir Geylani hazretlerinin yanına bir kadın gelmiş ve çocuğunun sağlığı için dua etmesini rica etmiş. Ricası kabul olunca kadın gitmiş ama biraz sonra dönmüş ve çocuğun öldüğünü bildirmiş. Bunun üzerine Abdül Kadir Geylani hazretleri Azrail’i çağırmış ve azarlayarak “ben sana bu çocuğun canını almayacaksın dememiş miydim?” demiş. Zavallı melekte kendisine verilen emirlere uyduğunu söylemiş. Bu Abdül Kadır Geylani hazretlerini kızdırmış ve meleği yakalamak istemiş. O da uçup gitmiş ama o da peşinden uçmuş. Her ne kadar sonradan fırlamış olsa da tam göklere varmak üzereyken meleği paçasından yakalamış ve zorla çantasından o gün alınan bütün ruhları serbest bırakmış. Melek de Allah’a gitmiş ve ağlaya sızlaya bu işi artık yapamayacağını söylemiş. Nedenini sorunca başına gelenleri anlatmış. Bunun üzerine Allah da “aman sus, yavaş konuş. Eğer o duyarsa gelmiş geçmiş bütün ruhları serbest bırakır. Öyle olursa işimiz zor” demiş. Şimdi siz söyleyin. “La ilaha illallah” için canlarını verenlerin nesilleri bu durumlara düşmemiş midir? Bu davranışlar ışığında bu teori ne kadar kabul edilebilir? Eğer gözlerimizin önünde bir kavim halis muhlis tevhidten başlayıp şirkin en derin çukurlarına düşebilmişse neden daha da eski kavimlerin başına benzer şeyler gelmiş olmasın? Neden Müslümanlar gibi onlar da tek tanrı inancından başlayıp vahiy kaynağından uzaklaşınca kendi cehaletleri yüzünden çok tanrı inancına düşmüş olmasınlar?Velhasıl aklen veya naklen tek tanrı fikrinin eski olması mümkündür. Hatta akla göre bu senaryo çok daha olasıdır. Dolayısıyla itiraz edenlerin “eğer gerçekten Allah olsaydı ilk baştan tek tanrı kavramı olmalıydı” iddiası zaten yanlıştır ve temeli olmayan olaylar üzerine oturtulmuştur. Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed (Muslih Mevud)"Allah" adlı eserinden[1] Hinduların kutsal kitapları [2] İlham ve vahiy alan [3] Sadece tek Tanrıya inanmak. Hem zat olarak hem sıfatları itibariyle

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder